20 Aralık 2013 Cuma

DOĞUM GÜNÜN KUTLU OLSUN

Takvim 20 /12/2013 saat 14.50; sekiz yıldır takvimler aynı günü seninle anlamlı kılıyor. Gelecekte artık arkeolojik kazılar yerine, fiber optik kablolarla iletişilen biz zamanın verilerilerini kodlarla çözüp bulacaklar. İşte bu yazdıklarım belki karşına çıkar, belki de bunları okuyabilmek için can atarsın.
Bu yazdıklarım ve evde okuduğum, sakladığım kitaplarım, kitapların içine yazdığım küçük notlarımın hepsi sana…

                    Küçük kırmızı burnunla dünyaya geldiğin günden bu güne sekiz yıl geçti,
En çok kıymalı karnabahar yemeğini seviyorsun.
Kıyafet seçimi yaparken renk uyumuna değil, kısa ve dar oluşuna dikkat ediyorsun.
Saçlarını kendin toplamaktan hoşlanıyorsun.
Kendin duş alıyorsun
Matematiği çok seviyorsun
Okumayı sevmiyorsun
Benimde evde kitap okumamdan hoşlanmıyorsun.
Sana ders anlatmam çok hoşuna gidiyor, anlasan da anlamamış gibi davranıyorsun.
Gece yatmadan süt içmek yerine çorba içmek istiyorsun.
Derslerini yapmak yerine mutfakta olmayı daha çok seviyorsun.
Babaannenin ev anahtarını bize kaçırıp bizde kalmasını sağlamaya çalışıyorsun.
Benden sindy silgi kalemi almamı istiyorsun.
Babanın seninle abur cubur yemesini ve almasını çok seviyorsun.
Anneni tuhaf ama zeki babanı ise sevecen buluyorsun.
Kendini beğenmiyorsun. Bence dünya güzelisin.
Saçlarım keşke sarı ve kıvırcık olsaydı diyorsun.
Doğum gününü Çanakkale de kutlayacağımız için çok heyecanlısın.
En çok sevdiğin 10 kişi arasında 7. Sıradayım, baban ise 6. Sevinmem lazımmış arkadaşların anne ve babasını yazmamış bu liste değişir mi yoksa böyle bir listeye gerek var mı bilemiyorum.
Akıllı ve mantıklı sorular soruyorsun cevap veremiyorum.
Kakaolu kek , damla çikolatalı kurabiye yapmayı , yemeyi seviyorsun.
Bale , buz pateni  öğretmeni olmak istiyorsun.
…………………………
DOĞUM GÜNÜN KUTLU OLSUN





19 Aralık 2013 Perşembe

Gelecekteki Püsküle

Buraya ağzımı açmış bademciklerimin üzerinde sanki dağların üzerindeki karlar gibi duran yemek artıklarının neden olduğu o muhteşem görüntüyü fotoğraf çekip paylaşmayı çok isterdim.
Bilindiği ya da benim bildiğim kadarıyla ben tonsilit oldum.30 yıllık ömrüm var zaten ve bunun 20 sini hatırlasam böyle bir şey görmedim yahu…
Eklemlerimin üzerine sanki kum torbaları bağlamışlar gibi, halsiz ve bitkinim , daha doğrusu gün itibari ile daha iyiyim.
Bu yazıyı da hani çalışmadığım bir dönem olursa neden çalışmamam gerektiğini hatırlamak için yazıyorum.  ( Altını çizdim )
Bu hastalık dönemimde en can alıcı soru Cimcimeden geldi .
-Anne öğretmenim hasta olunca okula gelmiyor, sen neden işe gidiyorsun? Dedi
Tabi kamu çalışanı ile özel sektör çalışanı arasındaki farkı, aslında hasta olan bir işçinin evinde dinlenme hakkının olduğunu söylemedim. Aslında  cevap vermedim.
Önce işe gelemeyeciğimi bildirdiğim Gacet;  iyi hissedince gel, muayene edelim dedi.saat  11  gibi işe gelip muayene olup bence ömrümde ilk defa annemce daha önce çok olduğum penisilini kaba etime girmesine engel olamadım. Burada bir püf noktası var oda iğneyi bol jetokainle mümkünse bir jetokainle sulandırmak yoksa kaba etinizin üstüne oturamama, ağrı şokuna girme olasılığınız çok yüksek.
Örtger benim halimi görüp acıyınca bol sıvı ile kompleks B ve C vitaminlerini depoladığı , analjezik ve gram negatif etkili antibiyotiğini eklediği serumu bana uygun gördü .Bu arada ben hala müşahade odasındaki iki yatağından birini işgal etmiş durumdaydım ,saat 3’e kadar  böyle devam etti .Kolumda serum , zonklayan kafam , taşlaşmış dilim ve yatak muhteşem bir karma olmuştuk.
Sonra…
Serum bitip artık ne yapacağım bilemediğim , Gacet ‘in bademciklerime batikonlu gazlı bezle temizlediği o andan sonra masamın başına oturdum ,doğal olarakta çalışmaya başladım .
Bu günde taşlaşmış dilimle uyandım bir bardak su içmeyi denedim içemedim. Ama sonra paşa paşa işe geldim. Başım ağrıyor, öksürünce beynim çıkacak gibi geliyor. Bildiğin istirahatlık durumdayım. Az önce de sırf farenjit için Gacet bir hastaya iki gün istirahat verince kafam attı .Arkadaş ben senin işçin burada  zonk zonk beynimle çalışmama izin veriyorsun .Git püskül dinlen demiyorsun .Allahı var git Püskül yat dedi ama burada , yani burada ol ama içerde yatabilirsin .Ama ben ,evimde sıcacık yatağımda yatmak ,hastalık istirahatı denen şeyi uygulamak istiyorum .
Şimdi bana diyecek ki aman Püskül yerine insan yok , biz yapamıyoruz zorlanıyoruz.Biz hasta iken işe gelmiyor muyuz ? geliyoruz bla bla bla .
Püskülcüğüm gelecekteki sana bugünden sesleniyorum , eğer evinde çocuklarınla oturuyor , karnın tok ise aman diyeyim sana totonu kır otur kızım .Yoksa geldiğin bu geçmişte  hasta hasta çalıştın evde olmanın kıymetini bil yavrucuğum kendini üzme , çocuklarına , kocana iyi bak .

Şimdi yazıyı okudun , keyfin yerine geldi değil mi? Hadi kalk çoluğa çocuğa bir şeyler hazırla oldumu yavrucuğum üzme kendini .Bak sana ufak ta bir ipucu Cimcime yaptığın brovni keki çok seviyor .Hadi bakalım afiyetle…

4 Aralık 2013 Çarşamba

DEDEM

8-9 yaşındayım, o zamanlar bekar olan, dört kız kardeşin  en küçüğü  teyzem yer sofrası kurmuştu, sofrada en iyi hatırladığım yemek; bol soğanlı tavuk yahnisiydi ekmeği tek parmağımla kırıyor, durmadan tabağa banıyor sonra ısırıyor, tekrar  banıyordum. Dedem sessizce yememi seyretti, teyzemin bir sıkıntısı vardı, anlam veremedim sonra etrafıma bakındım. Bir sessizlik , bir tuhaflık kokusu var ama ne?

Ekmeğimle tabağa banarken anladım ki hepimizin tek tabaktan yemek yediği sofrada ben ısırdığım lokmayı tabağa bandırıyordum. O zamana kadarda hiç dikkat etmemiştim. Teyzem uyarınca; dedem ''acıkmış, ne güzel yiyor dedi '' buğulu gözleriyle, o kadar sevecen baktı ki ben yemeğe devam ettim. Bir daha da ısırdığım lokmamı tabağa bandırmadım. Dedemin o sevecen bakışını da hiç unutmadım.

Artık en büyüğümüz, toprağımız, çınar ağacımız, dedem yok. Kalabalık bayram sofraları eskisi gibi olmayacak. Dedem boynunu devirip, tavanı alçak evinin odasına girip bütün torunlarını damatlarını göremeyecek. Gittiğimde görmek için gidecek bir evim varken, bahçesindeki kızılcık, dut ve incir ağacının meyvelerine bakın ne varsa toplayın, ne olur yiyin diye durmadan ısrar eden dedem olmayacak. Geleceğim dede dediğimde '' Nasipse, inşallah '' diyen ,Teyzemin yaptığı model pastayı afiyetle yiyen ,''Bizim torun pastacı oldu''diyen , yanına oturup sarıldığım, elmacık kemiklerinin sertliğini hissedip, yanaklarını öptüğüm, İsimleri karıştırıp her isme ayrı anlamlar katarak söyleyebilen dedem yok.


Dedem, şimdi o baktığı boşlukta. Kimsenin bilmediği, görmediği ama inandığı o yerde, arafta, beklemede...
Torunlarım, çocuklarım  meyvelerini yesinler diye bahçesine ektiği ağaçların yapraklarında, dallarında, meyvelerinde, toprağında geçmişin de geleceğinde tüm anılarında.

En eski toprağım, yaşama sevincim , her şeyi yaradana bırakanım,kendi için değil , evlatları için en iyisini isteyenim , evlatlarına bir ağaç gölgesi bırakmak için çalışanım, seni daha nasıl seveyim , ne söyleyeyim .
Nur içinde yat …


21 Kasım 2013 Perşembe

Ermiş

Ermeye başladığımız dönemlerde ; okuma yazma ile , ergenleşmeye çabaladığımız dönemde sınav ve üniversite ile , erdiğimiz dönemlerde çocuk , koca ve iş ilişkisi ile , ermiş olduğumuz dönemlerde ise menapoz ve prostat ile uğraşıyoruz.Bir rahatlık yok ki kardeşim.

20 Kasım 2013 Çarşamba

Tarih ve Bağlangıç

Okuldan çıkıp köy otobüsünü, mavi önlüğümle beklediğim günlerdi. Adına  durak denmeyen sadece köy minibüslerinin geçtiği yöndeki kaldırım vardı. Bu kaldırımın hemen kenarındaki  dükkanda ; balık malzemeleri satılırdı.
Balık ağları ile süslenmiş vitrininde, birkaç olta ve misina dururdu. Bir gün vitrine baktığımda yukarıya asılmış bağlamalar gördüm. bu bağlamaların içinde en küçük olanı dikkatimi çekmişti. Bende küçüktüm bağlamada küçüktü. İşte o zaman bu müzik aletinin benim olmasını çok istemiştim ,tek etkileyen yanı küçük olması , birde müzik aleti olması idi.
Gelip gittiğim, otobüs bekleyip kaçırdığım günlerde, Sazcı Hasan adı beynime kazınmıştı. Oto tamircileri, garaj ve birkaç satıcının küçük dükkânlarının arasından Sazcı Hasanın vitrini benim için ayrı bir dünya olmuştu.
4. sınıf karnemi alıp teşekkür belgemle eve gelmiştim hava çok soğuktu babam küçük odanın sobasının kenarında oturuyordu. Herkese teşekkür belgemi göstererek gelmiştim. Köyden ilçeye okumak için gittiğim ilk yılda teşekkür almıştım ve sanırım annem babam ve dedemin benden pek ümidi yoktu. Kapıyı hızla açıp odanın kapısına yöneldim ve elimdeki belgeyi sallayarak baaak kızına gördün mü dedim. Babamın ifadelerini net hatırlamıyorum ama sevinmişti ve o gün bana bağlama alacağına dair tutmayacağı bir söz verdi.sonra keşke anneme sarılsaydım da söz verdirseydim dediğim koca bir 18 yıl geçti…
Bu anlattıklarım Cimcime ye gitar almak için gittiğimiz müzik evinde aklımdan film şeridi gibi geçen hatıralarımdı. Bir bir kapılarını açıp, selam verdiğim anılarımdı hepsi. Neden neden olmasın dedim kendime Belki Sazcı Hasan’daki küçük bağlama değil ama ufak bir başlangıç için bir şeyler yapabilirim diye düşündüm. Düşünmekle yetinmeyip, başlangıç için bir bağlama aldım kendime.
Bu bağlamayı alalı tamı tamına 1 yıl oldu ve o günden beri evin en başköşesinde, anılarımla birlikte duruyordu. Sadece birkaç kez Cimcime ve Cemo ile tıngırdatıp söylediğimiz, tekrar baş köşeye oturttuğumuz misafirimiz oldu.
Bir adım atmak gerekti. Madem o kadar istiyordum madem anlamlı bir şeyler olacaktı. Bende bağlama dersi almalıydım. Eylül ayında İsmek kurslarından birine yedek olarak yazıldım. Geçen hafta telefonla arayıp çağırdılar.
Dün akşam ilk dersim vardı. Cimcimeyi Anneme emanet ederek, Örtgerden izin alarak, 30 yaşını devirmiş bir kadın olarak, korkuyla karışık heyecanla ilk derse gittim. Beklediğimden daha zevkli bir ders oldu .

Parmaklarım çok iyi değil,  kurs sonunda birkaç türkü çalmaya çalışmaya başlayacağabileceğimizi söyledi eğitimcimiz. Bakalım gelişme bölümü nasıl ilerleyecek bende merak ediyorum.

14 Kasım 2013 Perşembe

Deneme

Yazıya dökmeye çok ihtiyacım var.Bir türlü,bir yerden başlayamamamda ayrı sorun.bir çok kelime , cümle beynimde çarpış çarpış dolaşırken ben ya parmaklarımı klavyede gezdirmeye yada world dosyasını açmaya üşeniyorum.
Bazen başlangıç ve bitiş cümlelerim öyle ters zamanlarda aklıma geliyor ki ne yapacağımı şaşırıyorum.Hala okuyorum, ne bulursan , ne ilgimi çekerse, işe otobüsle geliyor, ve durakları bile farketmeden okumanın o büyülü dünyasına salıyorum kendimi.
Ağaç oluyorum dallarım budaklarım meyvalarım var .Hep yeşilim mesela hiç kuruduğumu düşünmüyorum.Bazen hep gördüğüm iplik perdeli evin penceresi oluyorum , yaşanılanların tahminini, yaşadıklarımla yazıyorum.Her zaman görmekten mutluluk duyduğum , kapısının önünden geçerken bile içime bir huzur dolan sahafın , durmadan girip, çıkan , hiç bir şey almayan yada alacağı şeyin değerini bir türlü anlamayan müşterilerine duyduğu kızgınlığı hissediyor ve camından bakıyorum . 
Ne olursam olayım , kendimi kaptırmış yazamıyorum.Bir gün kelimeler geliyor , ekleniyor ekleniyor ama bir türlü harflere düşmüyor.
  Püskül

8 Kasım 2013 Cuma

Bir Müsibet Bin nasihat

Çocukluk arkadaşım olmadı benim. Hani öyle çok vakit geçirdiğiniz, oynadığınız yada bayramlarda birlikte el öpmeye gittiğiniz, kapıya gelip seni çağıran, hadi oynayalım diyen arkadaşlarım olmadı.
Köyde okula başladığımda zaten 1. Sınıf öğrencisi 4 kişi idik. 1. 2. ve 3. Sınıflar hep aynı sınıfta toplasan 30 kişi etmez. O zamanlarda da yoktu sıkı fıkı arkadaşım.
Üst sınıflardan bir kız, 4. sınıfların öğretmeninin kızını kucağına almış, bebeğim diye, kucağında seviyordu. O zaman nasıl bir gerçeklik ile bilmiyorum ama bende madem öyle altınıda değiştir dedim. Nasıl öyle bir şey dermişim diye tepkiler çığ gibi büyüdü. Ben 1. Sınıf öğrencisi Püskül, diğer sınıfın öğretmeninden ne kadar saklandım, ne kadar tırstım bir şey söyleyecek diye hatırlamıyorum.
Daha sonra ilçeye okula gittiğimizde yine kimse beni arasına almadı o sıkı fıkı arkadaşlıkları olan ilçenin veya gelişmiş köylerin, ilgili anne ve babaların biricik kızları beni zavallı çilli köylü diye çağırıyorlardı aralarına ama tam olarak kabul gördüğüm bir arkadaşlık değildi hiçbiri.
Ben her zaman kendimden daha alt seviyedeki zeka ve yaşam tarzı olarak, ezilmiş halk çocuklarının yanında olurdum. Bunu kendimi yüceltmek yada başkalaştırmak anlamında değil de bir gerçeklik olarak bahsediyorum.
Ya ben çok fena gerçekleri hemen söyleyen arsız bir yapıya sahiptim ya da bu dünya yalan dünya idi.
Ortaokul yıllarımda da aynı şey oldu insanların karşılıksız bir arkadaşlık kurabildiği bir dünyada yaşamıyordum. Yada arkadaşlığı öyle çok abartıyordum ki karşımdaki insanları hemen kaçırıyordum.
Liseden görüştüğüm birkaç arkadaşım, sırdaşım var. En önemlisi de başka bir okuldan arkadaşım hala görüşürüm, dizinde ağlayabileceğim, yargılamayan tek arkadaş diyebilirim.
Onunla aylarca konuşmasak, görüşmesek de buluştuğumuzda daha dün görüşmüş gibi hayattan ve kendimizden bahsedebiliyorum ve beni sevdiğini hissediyorum.
Lise bittikten sonrada ben zaten hayat mücadelesine düşmüştüm. Motosikletimle köyden ilçeye süt götürüyor, geri dönüşlerde çerezler alıyor, düğünlerde, köy hayırlarında satış yapıyordum. Bir kaç iş başvurumdan henüz olumlu yanıt almamıştım.
Bir gün sütleri dağıtmış çerezleri heybelere yüklemiş köye dönüyordum. Tam ilçeden çıktığımda, yolda kısa şortu ve eski terlikleri ile yürüyen birini gördüm. Önce turist sandım ama bizim ilçemizin turistik hiçbir şeyi yok ki, hem çantası falan da yok! Yanına yaklaştığımda karşı komşumuzun kardeşinin kızı olduğunu gördüm. Durmadan ağlıyordu aramızda 5 km uzaklık olan diğer köye götürmemi istiyordu. Ağlarken bir yandan da sakın teyzemlere söyleme diyordu. Bizim köyün yol ayrımında durduk. Onu indirdim sakin olmasını söyledim. Bende korkuyordum ne olduğu konusunda hiçbir fikrim yoktu.
O sırada uzun yol otobüslerinden biri geçiyordu otobüsü durdurdum. Onu otobüse bindirip istediği yerde inmesini söyledim. Bende çok korkmuştum onun haline de çok üzülmüştüm.
Kimseye bir şey söylemedim. Sonra teyzesinden öğrendik. Liseyi yeni bitirmiş, en başarılı öğrencilerindenmiş ve üniversite sınavında hatırı sayılır bir puan almış. Ama gitmek istediği köyden bir çocuk ile nişanlı imiş ailesi istemiyormuş oda çok seviyormuş. Ailesi öncelikle okuması gerektiğini vurguluyor baskı yapıyormuş. Aslında nişanlılarmış ama baskılar devam ediyormuş. İşte bu yüzden evden kaçmış. Ben denk geldim işte… Her tuhaf olay beni bulur.
Facebookta bir şekilde karşılaştık ve arkadaş olduk. Evlenmişler eşi ile mutlular dünya tatlısı bir oğlu olmuş. Bir kez konuştuk gerçekten beni hatırlayıp hatırlamadığını sordum. Hatırlamış evlilik hikâyemde sende geçiyorsun gibi bir şey söyledi. Sonrası ise işte bildiğin Facebook arkadaşlığı, fotoğraflarını durumlarını beğenmekten ibaret.
Benim gördüğüm mutlu bir aile tablosu, harika bir anne, özenli, eğitimli ve bilinçli. Başkada bir şey düşünmedim dedim ya işte Facebook arkadaşlığı. Görse benimle konuşmazdı herhalde.
Dün; AK Parti ile ilgili muhalif bir fotoğraf paylaşmıştı bende fotoğrafı yayınlayan kişinin vatansever bir siyasetçi olmasına atıfta bulunan bir yorum yaptım. Ardından sert bir tavırla fotoğraf aşığı olduğunu onun için yayınladığını yorumladı bende ne demek istediğimi açıklayan bir yorum yaptım ama yorumu gönderemedim sonra fark ettim ki beni engelleyip, arkadaşlıktan çıkartmış.
Ben olsam ne dediğini açıklamasını isterdim yâ da uzatmazdım. Ya da karşımdakine kendini aşağılık hissettirecek kadar kötü bir hakaret ya da harekette bulunmazdım.
Sonra bu yazının başına döndüm, düşündüm. Şimdiye geldim ve dedim ki ben hayatımda yeri olsun olmasın, bana iyiliği dokunsun dokunmasın bütün tanıdıklarıma iyi davrandım. Kalbimde kötülük, dilimde beğenmişlik olmadı. Bana zarar verenlerden elimden geldiğince uzak durmaya çalıştım. Benimle işi olan insanları başımdan atmaya değil, yardımcı olmaya çalıştım, iyilik yapmak için elimden geleni yaptım. Yalan söylemedim, görüşemeyeceksem görüşmedim, görüşeceksem aradım.
Demek ki herkes aynı olamazmış, demek ki eğitimli olmak her şey demek değilmiş, demek ki mış gibi görünmek daha iyiymiş. 



29 Ekim 2013 Salı

BAYRAM GELMİŞ NEYİME

Resmi deyince aklıma ,zorunluluk geliyor. Zorunlu olarak okul döneminde katıldığımız yağmur altında kaldığımız geçit törenleri, çelenk koymak için bir birimiz dürtüklediğimiz törenleri hatılıyorum.ilkokul ve orta okul döneminde Allahtan olacak ki okul formalarıyla gidiyorduk törenlere ,sadece ayakkabı kısmında anlaşılıyordu zengin fakir ayrımımız.
Şimdi  anneyim aslında resmi deyince aklıma hiçbir şey gelmiyor. Çünkü sosyalist işçi patronlarımız resmi tatilin ‘’ R’’ sini bize göstermiyor ve söylemiyorlar. Resmi tatil olan günlerde bizim pardonlardan bu resmi tatildir diye ne bir jest ne de bir tatil hakkı bildirimi alıyoruz.
Benim resmi tatil hakkı deyince aklıma evdeki yavru ile geçirecek vakit silinecek cam veya kapı ya da yıkanacak çamaşırlar geliyor aklıma.
Ama bizim pardonların ne bu konuda biz jest yapacak, ne de aman siz resmi tatilleri istediğiniz gibi değerlendirin dertleri var. Bir izin istesen bin bir surat yaparlar.

Bu 29 ekim izninde görüşemediğim arkadaşlarım, gidemediğim  memleket, bir de ufaklığın planlarına katılamadım . tatil verilmemesi değil de sanki yokmuş gibi davranılması sıkıyor insanın canını, ne yapalım ben ve benimle aynı kaderi paylaşan bütün işçi kardeşlerimin 29 Ekim Cumhuriyet bayramı kutlu olsun.

24 Ekim 2013 Perşembe

AYIP

6-7 yaşındayım, ninem mahalledeki kadınlarla toplanmış; ineklerin süt vermesinden, bahçedeki domateslerin hastalığından, bahçeye dadanan kalın kabuklu böceklerden bahsediyorlar. Birden ninemin de komşu teyzenin de harfleri küçüldü, sesleri kısıldı. Belli ki gizli bir şey konuşuyorlar. Ben kocalarını çekiştiriyorlar diye düşünüyorum, uyuyor numarası yapan gözümü hafifi aralayıp, kulak kabartıyorum konuşulanlara.

Filancanın oğlu ne olmuş aaa bak yazık yazık neyse Allah yardımcıları olsun gibi kısa cümleler kurarlarken ben bir hışımla ninemin dizinden sıyrıldım. Nerden duydum hatırlamıyorum ama olay hakkında konuşmaya başladım. Ninem bir hışımla ağzımı kapattı sus elin ayıbı öyle söylenmez, çok ayıp dedi.
Ben o günden beri başkalarının ayıpları üzerine ne konuşmayı, ne yorum yapmayı seviyorum. Yaşadıklarının arsızlığını taşıyıp, başkasına müdahale etmeye kalkanlar  hariç!
Son dönemlerde evlerde, otobüslerde, internet sitelerinde hep aynı haber konuşuluyor.
Bir öğretmen,
2 aylık bebeğini,
9 gün nasıl bırakıp ailesine gider,
Hem de gayri meşru,
Hem de toplum için örnek olacakmış.
Sorular bu şekilde uzayıp gidiyor. Soruların uzamasından ziyade asıl sorun tv kanlarlının haberlerinde ve birçok yerde yapılan yorumlar.
İşte o zaman söyle dedim. Bu bir kadın benim hemcinsim, bende anneyim, nasıl olabilir, mutlaka bir sorun var. Kim bilir neler hissetti? Üstelik neden hastaneye götürüyor ki çöpe de atabilir madem o kadar cani!
Ya öğrenen anne ve baba ya  onlar ne hissetti ? Ne kadar basit insanları yargılamak, yafta yapıştırmak. Sordum durdum kendime…
Burada  tam benim hissettiklerimi yazmış Eyüp can !
Öyle ya da böyle doğru bir davranış değil ama biz ne çabuk insanları silip hayatımızdan çıkarabilen hale geldik. Ne çabuk unuttuk insanların ayıplarını örtmeyi.
Ben bundan 23 yıl önce nenemden öyle öğrendim. Kötü ayıplar örtülür, kendi haline bırakılır. Düzelir düzelmez sen kendine bak.
 Sınanmadığın günahın masumu olamazsın asla unutma!




19 Ekim 2013 Cumartesi

Bir bayram daha geçti

Ona göre; bayram deyince durmadan çalan, cevap verilmeye korkulan telefonlar geliyor aklına. Durmadan gelen misafirler, gelmemesi için elinden geleni yapması gerektiği gereksiz insanlar. Bir tatlı dil, güler yüz, hoş sohbet isteyen akrabaların geldiklerinde ona iş yükü olacaklarını düşünmek. Kapıyı çalan acaba misafirdir diye kapıyı açmamak. Kapıya gelen çocuklara para vermedikten sonra kapıyı açmanın anlamı yok, kendi çocuklarını ise apartmanda el öpmeye gönderecek ne güveni nede bayram bilinci var. Bayram başlı başına iş âmâdan insanları görmek, uğraşmak gerek zaten bayram sabahı diye erken kalkmak, bayram hazırlığı yapmak diye bir şeyde yok.
Buna göre bayram; sadece tatil demek. Bir iki gün çalışabilirsem maaşa ek demek. Zaten insanlar eli öpülesi değil, görülesi değil. Kapısına gidip eş dost görmek el öpmekte ona göre değil. Bayram tatili demişken bütün gün yatmak. Hani bayram izni dedikleri onun için yataktan çıkmamak. Mis gibi bayram havasına gözlerini kapatmak. Ne sevdiklerini arayıp sormak nede sevmedikleri ile barışıp, konuşmak onun için bayram sadece bir takvim mevzusu. Onun mevzusu en derin mevzu neresinden tutsan, neresine baksan deriiiiiiiin…
Şuna göre bayram; sabah olabildiğince erken, kimse eve gelmeden çoluğu çocuğu tası tarağı toplayıp, hemen bayramlaşmaya gitmek. Öğle yemeğini, akşam yemeğini de dışarıda, herhangi bir yedik mi, bu akşamı da bir yerlerde geçiştirdik mi bayramı bitirip evimize döneriz…
Onlar, bunlar, şunlar…
Bana göre bayram; Çocukluğumun bayramları kurbanını kesmiş insanların ellerini öpmeye gidip, et doğrayan yaşlı teyzelerin taze et kokan kurban kınalı ellerini öpmek, bütün köyü kapı kapı dolaşmaktı. Hala biyolojik saatim sabah erken kalmayı reddediyor. Erkenden kalkıp eşi namaza, çocuğu uyandırıp kahvaltı sofrasını kurup, Allah ne verdiyse kahvaltı etmek. Gelen giden misafirleri ağırlamak. Tatlıları, dolmaları hazırlayıp, sofraları dolu koyup, boş kaldırmak. Kapı dolaşan çocuklara minik hediyeler, şekerler uzatmak, kolonya dökmek.(elimizi öpmeye gelen çocuk olmadı L)
Bir bayram daha geçti gitti, iyisiyle, kötüsüyle…
Ve ben her bayramı geçireceğim eski bayramların özlemiyle…

Çocuklarım benim bayramlarımı gibi bayramlar geçirecek mi merakıyla…

14 Ekim 2013 Pazartesi

İyi bayramlar

İlk kez ama son değil , bir bayramı kendi evimde geçireceğim.Biraz sonra işten çıkıp evime gideceğim.Yeni aldığım döküm tencereme muhteşem zeytinyağlı yaprak sarması hazırladım.Revani yapacağım, yemeklerim hazır , evi mis gibi yaptım.
Kapıya gelecek çocuklara mis gibi şekerler hazırladım, kolonyam, gül suyum hazır.Kurbanlığımız 1. günü kesilip 2. günü elimize geçecek, Cimcime ye çamaşırlar almışım Cemo 'yu önce bayram namazı sonra işe göndereceğim.Bu benim eşimle kendi evimde ilk bayramım olacak ve bu kadar yemek ve hazırlık yenecek mi merak içindeyim.
Köyü özledim ama Cemo gelmeyince olmuyor.Bizde bir aileyiz ve umarım güzel bir bayram geçecek .Kurban bayramınız mübarek kurbanlıklarınız makbul olsun .
İYİ BAYRAMLAR

9 Ekim 2013 Çarşamba

8 Ekim 2013 Salı

Bütün seslerim birleşsin

''Elime çivi battı. '' Cümlesindeki ''el '' kelimesi aşağıdaki cümlelerin hangisinde farklı  anlamda kullanılmıştır.
A) Elim kapıya sıkıştı.
B) Bize el gibi baktı.
C) Kapıdan eli kolu dolu girdi


  • Kızım;  bildiğimiz bir elimiz var birde bize yabancı olan kişiler  yani ailemizden olmayan kişiler var onlara el yani elalem diyoruz.
  • Şimdi doğru şık hangisi sence?
  • Anne doğru şıkkkkk C
  • Neden  ?
  • !- ( ) 
  • Bak ne anlamda kullanmış sence ?
  • Eli kolu nasıl dolar anne , poşetleri ya elinde ya kolunda taşır .
  • ! Zınnkkkkkk...Neler oluyor bana çıldırıyorum...
  • Doğru şık B sıla orada el diğer anlamında yani yabancı anlamında kullanılmış.


Aşağıdaki cümlelerin hangisinde ''kaç'' kelimesi ''kaçmak '' anlamında kullanılmıştır.
A) Kaç soru kaldı ?
B) Kaç tane elma  yedin ?
C) Bir an önce kaç buradan.


  • Kızım  bir kaç tane değilde bir yerden kaçmak anlamında kullanılan cümleyi soruyor.Sence doğru şık hangisi ?
  • A şıkkı anne
  • Neden 
  • Sen bana kaç sorun kaldı değinde ben buradan kaçmak istiyorum
  • ------------------------------
Ve benim içimdeki eş ses, zıt ses, ön ses, arka ses  ve yan ses bir sürü şeyler söylüyor.Zaten, yine çalışmamın bana artısının ve eksisinin ne olduğunu düşünür durumdayım .Stres ve sinir katsayım oldukça yükseliyor.

7 Ekim 2013 Pazartesi

TEMBEL KORKAK

Tembel; bütün arkadaşlarım okuma öğrenme aşkıyla yanıp kavrulurken, törenin bitmesini kalorifer peteğinin üstünde uyuyarak bekleyen ben tembelim.
Korkak; üniversiteyi kazanıp babam göndermeyince el memleketinde ne yaparım kız başıma deyip korkan benim.
Tembel; okumayı, hayatı zorlamayı düşünmek yerine, evlenmeyi, başka bir şehre göç etmeyi kolay gören bir tembelim.
Korkak, tembel; artık köyümdeki mis gibi hayatımı bıraktığımı, tekrar dönmemin çok zor olduğunu hissettiğimde dönmediğim için, korkak bir tembelim.
Korkak; Yalnızca 2 yıldır çalıştığım işyerinde, bir daha benimle çalışmazlar diye 3. Ayına yeni girmiş bebeğimi bırakıp işe başlayan benim.
Tembel; off kim uğraşacak şimdi diyerek, annemin evinde kalan kendi evine, yatağına gitmeyen bir tembelim.
Korkak; yeter artık çalışma diyen eşime; evi satıp, kiraya taşınmayı ardından çalışma hayatına devam etmeyi seçtim. Evde olmaktan, beceriksiz olmaktan korktum.
Tembel; okula başladığında ben iyi bir anne değilim, hiçbir şey iyi gitmeyecek, olmayacak diye düşünen, hepsini bir arada yapmaya üşenen, depresyona giren bir tembelim.
Korkak; hayallerimi gerçekleştirmek, gidip köyümde tarımla uğraşmak kolay ama ya Cemo diyen bir korkağım.
Tembel; ya sonrası diyerek düşünen, mücadele etmemek kemiklerine işlemiş, sıkılmış ama elini kıpırdatacak hali olmayan insan benim.
Korkak; hayallerini sadece kuran, hayalle yaşayıp gerçekleştirme sırası geldiğinde ,kötü olayların başına geleceğini düşünen pısırık benim.
Ve bu yazıyı yazmak aklına geldiğinde cümleler beyninde döndüğünde yazmaya üşenen TEMBEL , bazı aklına gelenleri ise yazmaya çekine bir KORKAK benim.


3 Ekim 2013 Perşembe

MEDİ

Nasıl tanıştık biz? diye sordum geçen. O ‘da bilemedi, başladık işte sohbet etmeye dedi. Gerçek adı Medi değil, o bir çiçek ismini taşıyor, kod adı ise Medi.
Ben hatırlıyorum, sadece ödeme almak için arayan bir medikal firması, siparişi ben geçmiyorum ama ödemesi benden oluyor. Her seferin de canlı, mutluluk verici bir ses mutlaka halimi hatırımı soruyor. Ardından can alıcı noktaya, ödemeyi ne zaman alacağını soruyor. Bazen memleket meselelerinden, geçim derdinden bahsedip ardından yine can alıcı ödeme kısmına geçiyor.
Bir gün eşinin matbaa işi yaptığını bizim kiminle çalıştığımızı sordu. Eşi ile o zaman tanıştık, Medi ile ise telefonda sohbetlere devam ediyorduk her ay ödeme günü geldiğinde.
Sonrasında Facebook çıktı ve ben bilmiş Püsküllü onu Facebook’ ta arkadaş listeme ekledim. E ondan sonra sohbetler başladı zaten, iki bilmiş, iki sarmaşık oradan buradan derken sohbet koyulaştı gitti.
Sanırım 2 yıldır her gün bir birimize günaydın diyor ve ailevi, dünyevi her şeyi konuşuyoruz. Çok kahrımı çekti her gün aynı şeyleri dinlemekten, dertlerimi anlatmamdan bıkmadı. Allahtan hafta sonu tatili varda iki gün nefes alıp dinleniyor. Yoksa haftanın altı günü hep Püskül ağır gelebilir.
Aynı yoldan gitmiyoruz yollarımız ayrı aslında ama ayağımıza takılan taşlar, elimize batan kıymıklar aynı. Bazen tutunduğumuz dallarda aynı oluyor. En önemlisi ne yaptın, ne yazdın, geldin, gittin tribi olmuyor. Medi benim evime hiç misafir olmadı ama ben ona iki kez evine 1 kez işyerine, 3 kez gittim. O gelmedi gocunmamda fırsatı olsa kaçırmaz bilirim. Ulaşmasa arar sorar, dert eder zaten olmasa da dert etmeyiz biz, sorgulamayız birbirimizi.
Sanal arkadaşlık işte başı sonu belli değil ama güzel, keyifli, sıkmıyor. Bir gün ben gidersem buralardan uzak diyarlara bilgisayarın başında olmadığım yerlere, o zaman geleceğim yanına diyor, seni görmeye, mutlaka diye de ekliyor.
Bende belki bir gün karşılaşırız diye ekliyorum arkasına belki bir gün, bir yerlerde uzun uzun sohbet ederiz, yarım kalmış sohbetlerin hatırına…

Şimdi yine bu yazının linkini göndereceğim oda altına yorum yapacak. bıkmadan usanmadan, tek dinleyicim, tek izleyicim ve tek okurum benden selamlar olsun sana…

27 Eylül 2013 Cuma

OTOBÜS

alıntı 
Eskisi gibi artık işe yürüyerek gelmiyorum. 5 km’lik yolu ;yürüme hevesim olduğunda, kitap okuma hevesim olmadığında yürüyorum..bazen de radyo Mastikayı dinliyor kendi kendime acayip sorular soruyorum. Mesela fonda; sabah kalktım sular kesildi, sonra baktım elektriklerde kesikti diye şarkı söyleyen bir adam ve meyhanede, tavernada içki içen bir adam hayal ediyorum. Sanırım elektriği, suyu kesilen adamın meyhaneye verecek parası yoktur diye düşünüyorum.
Mastika fm’ i daha çok hafif kalçamı kıvırmak ve şiş gözlerimi indirmek için dinliyorum. Bir yerlerde gülmenin şiş gözlere iyi geldiğini okumuştum da. :P
Bu otobüs maceralarımın birinde gerçi hepsinde ayrı bir olay oluyor da, başıma, bir olay geldi.
İlk durak olduğu için oturmak isterseniz bir sonraki otobüsün sırasına geçiyorsunuz ve bu genellikle ön sıra oluyor. Bu da demek oluyor ki otobüse ilk binenlerden biri oluyorsunuz gözüne kestirip beğendiğiniz koltuğuna oturma şerefine nail oluyorsunuz.
Bende genellikle ayakta kitap okumakta zorlandığımdan hep diğer otobüse kalıyorum. Ve en önlerde koltuk beğenme şansı en yüksek kişilerden biri oluyorum.
Yine böyle bir gün 2-3 kişinin arkasında otobüs bekliyorum, önümde bekleyen bayan durmadan birilerine telefon ediyor, öffleyip püflüyor ve benim zaten anlamakta zorlandığım Ayn Rand’ı anlamamı zorlaştırıyordu. Bende ne sıkıntısı var acaba diye geçirdim içimden, tam o sırada yanına kendinden yaşça büyük bir bayan gelip yanında dikilmeye başladı. Eee arka sıra en az 20 kişi bekliyor bu gelen bayan hemen sıraya en öne girdi.
Tabi benimde beğendiğim koltuğa oturup, kitabımı rahat okuma olaşığımı azalttı. Belki diğer otobüsü beklerler diye düşündüm. Tam otobüsümüz gelmiş koltuğuma yerleşmeye giderken bir de baktım diğer kadın da öndeki bayanla yürümeye başladı önümdeki sarışın, daha önce hiç görmediğim bayan tepki gösterdi.
Otobüse bindiğimizde tartışmaları sürüyordu ve en öndeki bayan hem suçlu hem güçlü bir şekilde konuşuyordu, ben bir hışımla beğenmesem de arkasındaki ikili koltuğun cam kenarına geçtim ki bu arada suçlu olan hanım suçlu olmayan bayana geri zekâlı dedi.
Ben arka koltuğa tam yerleşmiştim, yanıma bir beyefendi oturdu. Rahat duramadım. Hemen rica etmek ne kadar zor, ne kadar rahat hakaret ediyorsunuz, bayan çok haklı lütfen suçlusunuz ve suçunuzu kabul edin dedim.
Eşantiyon gibi arabaya binen bayanda hiç istifini bozmuyordu, bir şeyler söylüyordu ama ne olduğunu pek anlayamıyordum. Bir süre sonra iki kişi olmanın verdiği güçle diğer kadını önemsemeyip, sohbet etmeye başladılar. Bende kitabımı okumaya arada bir gözlerimi kaldırıp onlara bakarak işe geldim.

Bugün yine otobüste en güzel koltuğu kapma yarışında birinci sıradaydım. Arkamda yine o stresli bayan vardı. Yine durmadan saatine bakıyordu. Bende Ayn Rand’ın 1963 yılında yazmış olduğu Hükümetin Doğası yazısını bitirmeye, anlamaya çalışıyordum. Diğer bayan yine yanına geldi. Otobüste durağa yanaştı, otobüse doğru ilerledim, kartımı çıkartıp, bastım gözüme kestirdiğim en güzel koltuğa oturduğumda durağa bakma gereği duydum. Birde baktım ki sitresli bayan ve arkadaşı diğer otobüsün ilk sıralarında bekliyorlar…
Döndüğümde sarışın bayanla aynı otobüste olduğumuzu farkettim kendine bir yer arıyordu ayakta idi ve bana göz kırptı, gülümsedi bende ona aynısını yaptım.
Bu işte azmin zaferi idi. Eğer size yapılan haksızlığa sesinizi çıkartmazsanız insanlar bir ikincisini kendilerinde hak görüyorlar. İnşallah stresli bayanımız bir daha bu kadar sinir ve stres yaratmaması ve yaşamaması için ne yapması gerektiğini öğrenmiştir.
Ayn rand ‘ın yazısı bitmişti zaten, taktım kulaklığımı, açtım Mastika Fm ‘ i uydum ritme, geldim işe.



24 Eylül 2013 Salı

Püskül ve Baston


Püskül ve kocası çekirdek ailesiyle yaşarlarmış. Püskül her şeye meraklı , eline aldığı işi bitirmeye, yaşadığı çevreyi , oturduğu yeri güzelleştirmeye çalışan bir hanımefendi imiş .
Eşi baston bey ise ; tembel mi tembel , dünyada iş olduğunu bilse dünyaya gelmeyecek olan biriymiş.Öyle tembelmiş ki bazen işe gitmeyi bile unutur çalışıp çalışmaması gerektiğine karar veremezmiş.
Hep böyle tembellik etmezmiş ama her işi, işine geldiği gibi yapmak istermiş .İşte böyle bir günde Püskül hanım eşi Baston bey’in ağzından girip burnundan çıkmış, elinden tutup yanağından öpmüş ama evdeki bozuk musluğu  tamir, dağılan alet kutusunu toplatamamış.Bunları yaptıramayan Püskül bir gayret  mutfak tezgahının ders dolgularını yapmasını rica etmiş.
Bir söylemiş ,
İki söylemiş ,
Üçüncüde ise ;
Kalkıp mutfak tezgâhının üstünü boşaltmış. Almış eline faraşı doldurmuş içine derz dolgusunu, içine su katıp alçı gibi karıştırmış. Sürmüş fayansların üzerine bütün boşlukları doldurmuş. Hayal kurmuş baston bey gelecek yardım edecek, bırak Püskülcüğüm uğraşma bu benim işim ya da sana yardım edeyim diyecek diye…
Ne baston bey gelmiş, ne Püskülün hayalleri bitmiş. Biten tek şey elindeki derz dolgusu olmuş.
Püskül miss gibi tertemiz mutfağında yine baston beye güzel yemekler yapmış.
Gökten 3 elma düşmüş Püskül 2 sini afiyetle yemiş , bir tanesini baston beyin kafasına fırlatmış…





21 Eylül 2013 Cumartesi

20 Eylül 2013 Cuma

Tepsi Kebabı

ÖNCESİ

SONRASI
Çalıştığım kliniğin belli bir çakılı kadrosu var bunlar ; ben , Dr. Örtger, Dr. Gacet, Hacı ve Karlos.Bu kadro dışındaki hemşire , diş hekimi ve personel ise sürekli değişiyor.Sürekli değişen her personelin tabi her yönden bana bir artısı veya eksisi oluyor.
Öncelikle bu sayede insanlara çabuk güvenmemeyi, insanların davranışlardan acayip anlamlar çıkarabildiğini bir de her meslek sahibinin gerçekten işini iyi yapan bir elemen olamayacağını.Meslek sahibi olan insanların mesleği edindiği okula kabul edilmeden önce zeka , pratik zeka ve beceri süzgecinden mutlaka geçmesi gerektiğini öğrendim.
 Bu öğrendiklerimi, nasıl öğrendiğim konusunda bir yazı hazırlamam  biraz zor .Zira başımdan geçen bu olaylar , totosu kırık , üfürükten teyyare bir sekreter için bir kitap oluşturabilecek kıvama geldi .EEE tabi on yıl  dile kolay ama gelde Püsküle sor…
Tabi hayat  dersleri , totomuza vurulan tekmeler, yüzümüze şamar gibi yapıştırılan sözler dışında iyi şeylerde öğrendim.öğrenme açlığı içinde yanıp tutuşan beynime ; her değişen hemşire  ve personelden bir yemek tarifi girdi.
Bu tarifte Hataylı bir hemşiremizden alınmıştır.
Herkes bir şekilde köfte yapıyordur.İçine kimyon koyanda var, sarımsak ekleyende …Bir nevi köfte olan tepsi kebabının en sevdiğim yanıda ekmekle banarak , kopara kopara kalabalık bir sofrada yenilebilmesi.
Gerekli malzemeler ;
Orta yağlı kıyma ben yarım kilodan yapıyorum ve 4 kişilik oluyor.
  • 2 Yeşil biber
  • 2 Domates
  • 1 Soğan
  • 1 tatlı kaşığı Pul biber
  • 1 çay kaşığı Karabiber
  • 1 çay kaşığı Sumak - isteğe bağlı
  • Tereyağ  
  • Tuz
  • 2 diş sarımsak

Yapılışı ; önceleri soğan , domates, biber , sarımsağı robotta çekip , kıyma ile köfte gibi yoğuruyordum ama daha sonraları sebzeleri el ile ince ince kıydığımda daha lezzetli olduğunu keşfettim.sebzelerinizi ince ince kıyıp kıyma ile yoğurup tuz ve tereyağınızı ekleyip tekrar yoğuruyorsunuz .iyice yoğurmuş olduğunuz harcı elinizle tepsiye bastırarak yayıyorsunuz en son aşamada sadece zevkinize göre biber ve domates ile süsleyip fırına veriyorsunuz.ilk aşamada çok sulanıyor gibi gözüksede aslında suyunu çekiyor piştikten sonra fırında soğumaya bırakırsanız lezzetini içine çekmiş suyuda az  kalmış oluyor.
Afiyet olsun

Püskül derki ; yanında bulgur pilavı ve ayran ile süper gidiyor.
Cefakar , Hataylı hemşiremizde selam olsun…





12 Eylül 2013 Perşembe

İpek Hanım Çifliği

Bir yazıyı tasarlayıp yazmak ne kadar  sürer? Bir ,iki üç, dört beş gün yada saat.
Peki Püskül'ün bir yazıyı tasarlaması , yazması kaç gün sürer ?
Tasarlama ,düşünme süreci  hep var ama yazma dersen Püskül yazmayı istesede yazıya dökmeyi heeep erteler.
Fotoğrafta gördüklerinizi alalı tamı tamına 9 gün oldu ve ben dokuz gündür , gecedir , Cemo 'nun her gece bıkmadan usanmadan seyrettiği 4 teneke bal'a bir araba verdikleri  reklamı , sanki romantik komedi  gibi izlerken  bu yazıyı yazmayı ertelediğim geliyor aklıma...
Balların gerçek mi sanal mı arılardan üretildiğini bilmiyorum ama İpek hanımın çiftliğini uzun süredir takip ediyordum.Özellikle her cumartesi mailime gelen yazılarını beğenerek okuyor , listeleri uzun uzun inceliyor ve  takip ediyorum .
Alışveriş yapmak şimdiye kadar nasip olmadı. Çanakkale'nin köylerinden birinde doğup büyümüş, hala bir ayağı memleketinde olan ben.Annem  ve teyzelerim tarafından doğal ürünlere hasret bırakılmıyorum.
Taa ki ada'ya kadar gidipde koruk almayı unutana ve köyde hiç kimsede koruk bulamayana kadar.

İpek hanım çiftliğinin listesinde görünce dayanamayıp yanında merak ettiğim bir kaç şeyde istedim.


LİMONLAR ; Cemo'nun son zamanlarda favorisi olan limonata için bir deneme olacaktı.Cemo limon limondur diye böbürlene böbürlene söylendi .Bir nevi protesto edip limonatayı yapmadı.Ama benim yaptığım limonatayı da çok güzel olmuş diyerek utanmadan fazla fazla  içti.Hani aradaki fark nedir diye sorarsanız hemen açıklayayım;daha öncesinde 5 limonla 2 lt limonata elde ederken bun limonlar ile 4lt ye çıkartabilirsiniz .çünkü çok lezzetli bir konsantre elde ediyorsunuz.bir de kabukları rendelenmiyor sadece 1 tatlı kaşığı rende elde edip neredeyse 1 su bardağı limon suyu elde ettim.İçindeki posasıda cabası.Biraz fazla çekirdekli ve çekirdeklerinin kestiğinizde içi yeşildi ama inanın bu ne anlama gelir bilmiyorum.
EKŞİ MAYA; kendi yaptığım ekşi maya bozuldu bir deneme olsun dedim.2 su bardağı ve 1 fincan  undan önce mayalayıp ,ardından bir kısmını ayırdım .Kalanı ile ekmeği yoğurdum.Tek hatam odun fırınında pişsin diye pideciye getirmem oldu çünkü yaktılar.Ama maya evde yine yaparım ne olacak ?

KORUK ; Dokuzuncubulut da koruk ekşisini  okuyunca denemek ,için aldım .Benim gibi ekşiyi seven ve bağırsakları düzenli çalışmayan biri için ideal bir tat.Bu yazıyı daha ayrıntılı yazacağım çünkü koruk
başlı başına ayrı bir lezzet.

HAS KABUKSUZ UN ; ekşi mayalı ekmek ve tarhana nasibini aldı birazda yapılan browni kek.Şöyle söyleyeyim un kokusunu hatırladım. 

SIRMA SU ; maya bozulmasın diye buz kalıbı gibi hiç açılmamış bir şişe olarak koymuşlar.Eskiden su işletmeciliği yapan Pınar Hanımın hala yapıp yapmadığını bilmiyorum ama suyu da limonataya kattım .

SÜT ; yanlışlıkla buz kalıbı diye konulmuştu .Başta ekşi maya sandım :) sonra ücretini ödemem gerekmediğini ,afiyetle içebileceğimi söylediler.Size çok rahat söyleyebilirim ki bu süt benim çocukluğumun tadı idi ve kaymağı tamamen saf ,off nasıl tarif edeceğimi bilmiyorum.

Ne diyeyim bu çiftlikten aldığınız her ürün tamamen doğal olduğunu önce görüntüsüyle sonra tadıyla kanıtlıyor .Bunu hangi ürünün doğal hangisinin değil olduğunu kokusundan anlayabilen  ben gönül rahatlığıyla söylüyorum.
Bu yazıyı tamamlamam tamı tamına 3 saat sürdü.Ah Püskül sık dişini yaz şu yazıyı dedim kendi kendime.Şimdi aklıma geldi sanırım limonlardan dolapta 2 tane var , akşama bir limonata yapıp Cemo 'ya ikram edeyimde limon tadı görsün yine.


6 Eylül 2013 Cuma

BEN VİRGÜL VE NOKTA

Nokta cümleniz bittiğinde, virgül ise daha açıklayacak şeyleriniz ve ardı ardına söyleyecek sözleriniz varsa kullanılır. Virgülde nokta gibi bir noktalama işaretidir. Yani noktadan gelir. Virgül olmadan noktanın geldiği bir cümle basit cümledir, ayrıntısızdır.
İnsanları nokta insanları ve virgül insanları diye insanları ikiye ayırabiliriz. Bazıları cümleye başlar devamı getirmek için virgülü koyar ve cümlenin devamını başkasının getirmesini ister. Bazıları ise cümlenin devamının getirilmesini istemez ve son noktayı koyar.
Bu durumda; işte, evde,  sokakta, mahallede, köyde, gezdiğim, gördüğüm ve karıştığım tüm kalabalıklarda ben hep nokta insanı olurum.
Gacet virgül insanıdır. Püskül şöyle bir fikrim var der. Adımı atar. Ben devamında istediği fikre uygun bir portre sunarım. Sonrası noktalar benden gelir. Eskiden ilk çalışmaya başladığım dönemlerde her şeyi Gacet ‘e sorar; bunu nasıl bilmezsin, tamam ben yaparım, peki bunu da bilmiyorsun değil mi? Davranışlarıyla sorduğum soruyu çözerdi. Artık soracak çok şey kalmadığından, Google amcayı iyi tanıdığımdan bu durumla karşılaşmıyorum. Püskül dediğinde Püsküllü bir iş sunduğunun, bir şeyi yanlış yaptığımın, hastanın kapısından bana sormadan girdiğini, reçete bilgisi verilmesi gerektiğini anlıyorum.
Örtger ‘de virgül insanı bankada ne kadar var dediğinde maaşların, sigortanın, kiranın yatırılması gerektiğini, muhasebeyi arayalım dediğinde fatura işlemi gerektiğini, işçi girişi yapılması gerektiğini anlıyorum ve cümleye noktayı koyuyorum. Bazen de hiçbir şey söylemeden bakışlarıyla; zor bir hastadan çıktığını, kafasının çok karışık olduğunu, Püskül 15 dk uyusam kafam yenine gelecek dediğini anlıyorum.
Nokta koymak gerektiğinde cümleye ya da işleme nokta hep bende. Bende nokta insanıyım, noktaların insanı, noktalama insanı.
Bu yazı virgüllerle başlamış ve bitmiştir nokta.


5 Eylül 2013 Perşembe

RÜYA

Cimcime 20 gündür anneannesinde. Babaannesini de arkasından gönderdik. Bu demek oluyor ki biz 20 gündür yalnızız. Yani evde dağınıklık yaratan yere atılmış çoraplardan başka bir şey yok. Karı koca karşılıklı kahvelerimizi içiyor, yemek yap(m)ıyor ve (dışarıda)yiyoruz.
Cemo Cimcimeyi özlüyor, bende özlüyorum ama bir anne olarak Cimcimenin fiziksel ve ruhsal gelişimini olumlu yönde etkileyecek bir tatil olduğunu düşünüyorum.(Anne burada kısaca kafasını dinlediğini ifade etmek istiyor)
Dün akşamda yine sessiz sedasız benim mutfakta kış hazırlıkları ile uğraştığım, Cemo’nun ise sesli ve sedalı horlayarak uyuduğu bir akşamdı. Ben mutfakta işimi bitirip yatmaya hazırladığımda ( tarhanayı döküp, ekmeği mayaladığımda) acaba ekmeği pişirip yatmalı, pişirmeden mi yatmalı sorusu başımın üstünde ampul ve içinde büyük sarı bir soru işareti gibi yanıyordu.
Saat gece 00.00 da Cemo horluyor, ben kitap okumaya çalışıyor ve kafamdaki soru işareti maşallah 120 w da yanıyordu. Söndüğünde ise sabah erkenden, 05:00 gibi uyanıp ekmeği pişirmeye karar vermiştim.
Uyudum,
Uyumuşum,
Uyuyordum.
Köydeki evde idim. Bahçede geziniyordum, savaş varmış köyde ve biz saklanmak kaçmak zorundaymışız. Evin bahçesine girdiğimizde sağ tarafta kömürlüğümüz var , önünde mor salkım vardı her tarafını kaplamıştır sanki ormana girer gibi hissedersiniz, atıl eşyaların durduğu bir yerdir aslında ama kapının girişinde durur eski bir ev gibi.Bende herkesi oraya topladım , onlarla birlikte saklanıyordum. Ama gökyüzünden bombaların yağdığını ve bunların bizi vurmak için olduğunu görüyor Cimcimeyi korumaya çalışıyordum, annemi ve babamıda…
Adamlar geldi. silahları vardı ve bizi öldürmek istiyorlardı. Tam namluyu bana uzattılar.
Uyandım St :05:05
Soluk soluğa kalmıştım, kalbin çok hızlı çarpıyordu… Önce kendimi çimdikledim, sonra bağırdım. evde yatağımda ve sağ olduğumu anlayınca derin bir ohh çektim .
Son zamanlarda dünyada yaşanan acılar benide etkiliyor haliyle. Zaten ne zaman savaş çıksa veya bir karışıklık olsa o ülkenin insanlarının göçüş yollarının üzerinde çalışıyorum ve sanırım sadece bir kısmını gördüğüm halde büyük acılar çekip uykusuz geceler geçiriyorum.
Beni, bizi, herkesi düşündüm. Alllah’ım dünya döndükçe sınırlarımız ne artsın, ne eksilsin diye dua ettim.
Sanırım yorgan ile ilişkimi sıkı tutmalıyım. Allah’ım dualarımı kabul et.
Bir rüya idi gördüğüm , oldum yine kördüğüm...


31 Ağustos 2013 Cumartesi

10.YIL

         
  Önce tatilde geçirdiğim günleri anlatacak güzel yazılar tasarlamıştım .Güzel cümleler kurmuştum.Kart okuyucuyu köyde unuttuğum için ; bahçeden taze taze koparıp yediğimiz sebzelerin doğanın her tonunu gösteren fotoğraflarını , Bozcaada'nın Akvaryum koyunda kızgın kumlardan atladığımız serin sularındaki balıklarını fotoğraflarını yayınlayamadığıma yandım.Yandım da yandığım görüntüleyemediğim bir çok güzel anıları , güzel duyguları daha fazla yaşayamadığıma yandım.
 O kelimeler , kurduğum cümleler gitti aklımdan .Birazda yazmak isteyip,bir türlü elimi erdiremedim . 
         Sonra 10. yılını kutladığımız ,evliliğimizin ; giriş gelişme sonucunu düşündüm.Düşündüm güldüm , düşündüm duygulandım , düşündüm çıkamadım işin içinden.Önce 10 yıldır evli olupda Cemo 'nun bende ilk kez karşılıklı kahve içelim isteği (yıllarca böyle bir hayalim olduğunu söylemeliyim ) , Bozcaada yolundan dönüşte dinleyip , duygusallaştığımız bu şarkı geldi aklıma...
              On yıllık koca evliliğin bana öğrettiği on şeyi çıkarttım kendimce .Bunları tek tek yazayım güleyim eğleneyim kendime hatıra bırakayım dedim  , silindi gitti aklımdan yine cümleler.
        Ne ona eş olmak  için bırakıp gittiğim , özlediğim köyümde ; her seferinde hüzünle karışık yaşadığım tatillerden birini , ne de onunla geçirdiğim on yılı yazabildim.


        Ben bu tembellikle ; İlk on yılda 1 çocuk ,ikinci on yılda 2 çocuk , üçüncü on yılda ise 2 torun sığdırsam ne güzel olur Allah'ım dedim.(koca bir amiiiin çıktı ağzımdan)
Madem yazıları bir türlü yazamadım bir marş yapayım barı bizim 10. yıl marşımız olsun dedim ve yazdım.
İşte bizim 10. yıl marşımız 
 Çıktık açık alınla on yılda her türlü kavgadan.
On yılda 7 yaşında bir çocuk büyüttük baştan
Başta Cemo’yu saydık başkumandan
Üç kez değiştirdik evi en baştan
Evliyiz mutluyuz daima ileri
Evliye tembellik yakışmaz evli daima bir ileri
Bir hızla kavgayı , küslüğü unuturuz
Sabah kahvaltısını mutlu mesut yaparız
Evliyiz her şeye 1-0 üstün başlarız
On yıl önce biz yoktuk 10 yıldır biz varız
Evliyiz mutluyuz daima ileri 

7 Ağustos 2013 Çarşamba

İyi bayramlar

Annem durmadan beni uyandırmaya çalışırdı. Bayram sabahı erken kalkılır, nasipler toplanır derdi ama ben bir türlü uyanmazdım. Dedem ve abım bayram namazına gider, annem neden temizlikleri o zamana kadar bitirmemiş olurdu bilmiyorum ama o kısacık zamanda bütün temizlikleri yapmaya çalışır, çocuklar el öpmeye geldiklerinde biz hala temizlik yapıyor olurduk.
Rahmetli Dedem namazdan gelir, salonun tam ortasına bağdaş kurar, kahvaltının hazırlanmasını beklerdi. Kahvaltı sofrasını hazırlamaya yardım etmemi isteyen annem kızar, ben ise umursamazdım bile. Kahvaltı sofrası sessiz sakin bir şekilde geçer, dedem, ninem ellerini öptürdükten sonra giderlerdi. Davulcu Ramiz amca davuluyla bahşişlerini toplamaya çıkar, kapı kapı arkasında mahallenin çocukları ile bütün köyü dolaşırdı. Ramiz amcayı gördükten sonra, bütün köy ile bayramlaşmak için kapı kapı dolaşmaya çıkardık.
Bir de annem oruç tutmaya bizi teşvik etmek için, oruç tutana en güzel bayramlığın alınacağını söylerdi ama nedense en güzel, pahalı bayramlıkları oruç tutmayan babam kendine alırdı.
Örtger tatile, Gacet memleketine gidecek, Karlos çalışmadan ilk kez bayram geçirecek. Ben biraz sonra Çanakkale nin yollarına düşüyorum. Uzun bir aradan sonra ilk kez feribot yolculuğu ile gideceğim. Bayram sonrası ise Cemo ile kısa bir tatil yapacağız.
Heyecanlıyım, Cimcime yanımda, bu aktarmalı yolculuğun nasıl geçeceğini merak ediyorum.Dedemi ziyaret edeceğim, bahçede dolaşacağım , Cemo ile şelaleye gideceğim.
Bu bayram çoook güzel geçecek, şeker gibi eriyip bitecek.

Herkese iyi bayramlar…

6 Ağustos 2013 Salı

Mintaksla canım mintaksla

Mintax’la canım Mintax’la Sende bulaşıklarını Mİntax’la. Reklamı hatırladınız mı? Ben sadece bu seslendirmesini ve müziğini hatırladım maalesef reklam videosunu bulamadım.
“X“  harfinin alfabemize girmeye çalıştığı yıllar olmalı, çünkü Ninem genellikle mintak derdi. 1987 yılında ben daha 4 yaşında bulaşık ile  değil, daha çok köydeki çöplüklerin üstünden, kırık leğenin içinde kaymaca oynar, atılmış eski çanak, kaşıktan evcilik kurardım..
Biraz daha büyüyüp, bulaşık yıkayacak yaşa geldiğim de ise bulaşık yıkamaktan nefret ediyordum. Biraz iş öğrensin diye gönderdikleri ninemin evinde ise bir gün zor sabrediyordum. Evden kaçıp akşama kadar sokakta oyun oynadığımda, nenemin pek sesi çıkmamış e bende oda birbirimize birkaç gün dayanabilmiştik. Bu dayandığım 3 günlük tatilde sokağa kaçmış, dip komşusunun torunları ile oynamaya gitmiştim. Oradaki iki kız kardeşte, maalesef benimle oyun oynamak yerine kara tencerelerin dışlarını mintax ve bulaşık teli (bizde nenem tel suriç der) ile  ovuyorlardı. En az on tencere yıkadılar. Ne yalan söyleyeyim benim için o sıcakta soğuk suyla oynamak dışında cazip gelen başka bir yanı yoktu.
Evlenip evinin hanımı, dış kapının püsküllü mandalı olan ben, şimdilerde bulaşık makinesini pek seviyorum. Ama bazen bulaşık hanım bir gıcık oluyor ki içinden çıkartıp, tekrar yıkıyorum. biraz küs kaldıktan sonra, ona yalnızlığı hissettirdiğimi düşünüp tekrar kullanmaya devam ediyorum. yine böyle bir küskünlük sırasında mintax aklıma gelmişti. Neden krem deterjandan vazgeçilmiş, sıvı deterjana geçilmiş acaba? Diye sormuştum kendi kendime.
Sonra acaba hala satılıyor mu diye aradım ama bulamadım. Yeşil arap sabunu gibi buldum ama kokusu çok rahatsız etti. bugün markette mintax’ ı gördüğümde, vay bee varmış dedim . kokusu gerçekten çok güzel , bulaşıkları da öyle güzel yıkarsa süper olur .Akşama bizim evde yine bulaşık yıkama partisi olacak .Ne var ne yok mintaxlanacak. Mintax’lı günler dilerim…



16 Temmuz 2013 Salı

GÜLLAÇ YAPTIM



Ramazan ayının vazgeçilmez tatlarının bir olan Güllaç her sofranın lezzeti.  Sıcak yaz günlerinde ağdalı ve bol nişastalı tatlılardan uzak durmak için iyi bir kaçış yolu.
Arkadaş Medi’nin   ‘’şimdi kesin yufkayı da sen açarsın’’ diye bir nevi serzenişte bulunduğu bir konuşma ile güllaç yapmaya niyetlendim.
Güllaç yapraklarının nasıl açıldığı ile ilgili bir video bulamadım. Ama bulsaydım da o kadar ince bir hamuru açabileceğimi düşünmüyorum. Şuradan yapımı ile ilgili birkaç foto inceleyebilirsiniz.
Sanırım başardım ve Cemo ‘nun emeklerini ve Cimcimenin tepsinin içindeki süte ellerini batırıp batırıp çırptığı güzel anlarımızı unutturmayacak güzel bir lezzet ortaya çıkarttım.
İşte püskül ve ailesinin muhteşem Güllacı ve tarifi;
400 gr güllaç yaprağı (yaklaşık 10-12 adet )
2,5 su bardağı şeker
2 kg süt
Yapılışı;
Süt ve şekeri kaynatıp soğumaya bırakın. ılımış  olan süt (burada  yazar soğumaya yakın demek istiyor) ve şeker karışımınızın yarısını güllaç yapraklarının içine sığabileceği bir tepsiye yarısını koyun. Tek tek güllaç yapraklarını karışımın içinde ıslatın ve yapacağınız tepsiye alın. Tepsiye koyduğunuz güllacın üzerine 1 kepçe şekerli sütten dökün. Aralarına isterseniz fındık, fıstık, badem koyabilirsiniz. İsterseniz hurma ve muzda iyi birer alternatif oluyor. Güllaç yapraklarınız bittiğinde en üste 2 kepçe süt gezdiriyorsunuz ve istediğiniz şekilde süsleyebilirsiniz.
Afiyet olsun


Bu yazıyı bitirmeye uğraştığım kadar güllaç için uğraşmadım.

BU RAMAZAN , BİZİM RAMAZAN

    Ramazan ayında aklıma gelen ve en çok özlediğim şeylerden biri bütün köylüye verilen iftar sofraları .Öyle ara sıcak falan olmayan, tek tabaktan herkesin kaşıkladığı; sütlü çorba, salata, pilav, etli nohut & patates, yoğurtlu hamur ve kompostodan oluşan iftar sofralarının olmazsa olmazı yaprak sarması ve bal kabağı tatlı hala favorimdir.
    Bol çeşidin bulunduğu sofralar erkekler için kahveye gönderilir, kadınlar için ise iftar sahibinin evinde yer sofraları kurulurdu. Bu sofraları kurmak, eksiklerini gidermek bize yani köyün genç kızlarının göreviydi.(hala öyle)
     İftar evinde sofralar kurulup, herkesin sofrada ezan sesini beklediği sırada biz bal kabağı tatlısı ile dolmayı çifter tabak alır kendi soframıza oturur, sohbet muhabbet orucumuzu açardık.
İftar sonrası bazen evde okunan kuranı dinler, kendi hatim ayetlerimizi okur, bazen teravihe gider, bazense bir arkadaşın evinde toplanıp çay, kahve içer ve mezdeke oynardık.
Şimdi bu iftar sofralarını, her biri başka kente evlenmiş, yerleşmiş arkadaşlarımı, e birazda mezdeke ile göbek attığımız günleri özlüyorum.


Koca şehrin içinde yapayalnız Ramazan Ayı geçiriyorum. Gelen birkaç misafir dışında şimdilik gidilmiş bir iftar sofrası yok. Bir kaç kez apartmanın bahçesinde iftar sofrası hazırlama konusunda teklifte bulunduğum halde annem tarafından burası köy değil diyerek uyarıldım. Zaten 14 daireden ancak beş tanesi sahura kalkıyor. Buda önemli değil sadece birlik beraberlik olsa oda bana yeter ama yok. Bu Ramazan ayı da böyle geçsin bakalım. 

5 Temmuz 2013 Cuma

Annem dondurma yapar






Annem çok tuhaf bir kadın. Her akşam işten eve geldiğinde ne yapacağı ile ilgili bir plan yapmış oluyor. bazı planları benimle etkinlik yapma olurken bazıları reçeller, meyve kabuklarından meyve suları *yapıyor. Bu meyve suları ile camları sildiğini bile gördüm.
Şimdide kafayı dondurma yapmaya takmış. Dışarıda satılan dondurmaların içinde zararlı maddeler varmış, benim bu zararlı maddeleri yememem gerekiyormuş. Hâlbuki ben her gün evin köşesindeki dondurmacıya, babaannem ile gidip 1 liralık dondurma yiyorum. Babam her akşam gelirken dondurma getiriyor ve her akşam ayrı meyveli gelen dondurmamıda afiyetle yiyorum. Tabi annem bize kızıyor ama çok lezzetliler ne yapayım.
Aslında uğraşmasa, akşamları beni dondurmacı amcaya götürse istediğim kadar dondurma alsa bence daha iyi olur. Ama annem işte tuhaf illa kendi yapacak, doğal olacak, içine ne koyduğunu bilecek.
Merhaba ben bunları söyleyen Cimcime nin annesiyim. Tam olarak bunları düşündüğünü dile getirdiği için çok iyi biliyorum. Çünkü ne zaman yeni bir deneme yapmaya kalksam bu cümleleri bana söylüyor. Bazen de hoşuna gidiyor sanırım okulda annem her şeyi kendi yapıyor diye anlatıyormuş
Cemo’nun düşünce tahminlerimi dile bile getirmiyorum. Her akşam elinde bir poşet abur cubur ve dondurmayla gelen birinin benim hakkında ne düşündüğünü tahmin etmek çok da zor değil.
Cimcimenin deyimiyle dondurma yapımına taktım. Saf salebi bu aylarda bulmak zor çünkü şimdi taze toplanıyor ve kurutulmaya başlandığı dönemmiş eylül ve ekim aylarında baharatçılara geliyormuş. Ben gittiğim ve bulmadığım 5. Baharatçının yalancısıyım.
Bu yüzden gittiğim 6. Baharatçıdan aldığım kilosu 275 TL ;-yazı ile iki yüz yetmiş beş -  olan salepten 36 gram aldığım salep’in karışım olduğunu düşünüyorum.
Fotoğrafta gördüğünüz dondurma 2. Kez aldığım ve karışım olduğunu düşündüğüm salep ile koyulaştırıl-ama-dı . Ama Cimcime için Mehmet Efendiden aldığım kakao ile muhteşem kakaolu dondurma oldu. Soğuk mu soğuk, dondurma gibi yalanıyor mu? Evet, koy külaha yala :)
Yani dondurmayı dondurma makinesi olmadan yapabilirsiniz. Kendi yaptığınız salepli dondurmayı yediğinizde ise bir daha dondurma almak istemeyeceksiniz.

Gerekli olan malzemeler;
  • 1 lt süt
  • 1su bardağı şeker
  • 2 tatlı kaşığı saf salep


Hepsini tencereye koyup yüzde otuzu azalana kadar karıştırarak kaynatıyorsunuz. Azaldıktan sonra ise soğumaya bırakın ama arada sırada çırparak karıştırmayı unutmayın. Soğuduktan sonra dolaba çelik tencerede kaynattığınız karışımı yine aynı tencere ile buzdolabın dondurucu kısmına koyup bir saat arayla 2-3 kez çırpma teliyle ya da kaşıkla kenarlarından kıvırarak karıştırın. Karıştırma işlemini ne kadar çok arttırırsanız lezzeti o kadar artar. çırpma işleminden sonra istediğiniz plastik kaba koyup 4 saat buzdolabının dondurucu kısmında dinlendirin.Afiyet olsun .
Bende bu akşam eve gidip , motorsikletinin arkasında teneke dondurma kutu ile köye gelip kaşık kaşık külahlara koyuduğu dondurmayı külahı 50 kuruşa bize satan dondurmacı amcanın dondurmalarından deneyeceğim.



*Sirke