30 Mart 2013 Cumartesi

MOMO


  Kitap okumayı, başkasının okuduğu kitabı okumayı, okuduğum kitaplar hakkında konuşmayı ve okuduğum bütün kitaplara küçük notlar bırakmayı çok severim.
Kitap okumak için zamanım sadece işten eve giderken yada eğer yürümeden işe gidiyorsam var. Çoğu zaman sırf  kitap okuyabilmek için yürümek yerine otobüs ve trenle   işe gittiğim, bir kaç durak inmeyip okuduğum, durakta indiğim halde bekleyip kitaptaki bölümü bitirdiğim zamanlar oluyor.

   MOMO ‘yu takip ettiğim bir blog sayesinde öğrendim. Çocuk kitabı olduğunu öğrendiğimde nasıl olsa ben okumazsam Cimcime okur diye düşündüm.
Yanıldığımı MOMO ‘nun on sayfasını okuduğumda fark ettim.
Şimdi Cimcime’ye her akşam  bir bölümünü bitene kadar okuyorum , ilk kez Cimcimenin ben kitap okurken uyuya kalmış olması da bu kitap sayesinde yaşadığım ilklerden biri.Daha sekiz yaşında olmasına rağmen merakla MOMO’ nun hikayesini dinlemek istiyor.

Cimcime ye not

Kitap satış sitelerinden birinde ;“Momo ya da zaman hırsızlarının çalınmış zamanı insanlara geri getiren tuhaf çocuğun öyküsü”  diye bir açıklama okumuştum.
Bence  MOMO :
   En güzel anlarını gelecek kaygısı, çıkarları için  durmadan çalışan ve sırf daha iyisi olsun  diye en güzel anlarını kaybeden tuhaf  insanlara ; anlarını ,hayatlarının gerçek anlamlarını göstermeye çalışan bir çocuğun hikayesi.

İşte MOMO ‘dan benim  altını çizdiklerim , bir kaç alıntı:
  •  Momo karşısındakileri, aptal insanların bile aklına parlak düşünceler getirtecek şekilde dinlerdi.
  •  Yaşanılan gün içinde çok büyük bir sır vardır. Bu büyük sır zamandır. Onu ölçmek için saatler ve takvimler yapılmıştır, ama bunlar hiçbir şey ifade etmez.
  •  Herkes çok iyi bilir ki, bazen bir saatlik süre insana ömür kadar uzun gelirken, bazen de göz açıp kapayıncaya kadar geçip gider. Çünkü zaman, yaşamın kendisidir. Ve yaşamın yeri yürektir.
  • Zaman tasarruf edeyim derken aslında başka şeylerden tasarruf ettiğinin kimse farkında değildi. Yaşamlarının gittikçe daha zavallı, daha tekdüze ve daha soğuk geçtiğini kavramak istemiyorlardı .bu gerçeği sadece çocuklar taa yüreklerinde hissettiler.
  • Başkalarıyla paylaşılmayan zenginlikler insanları mahvediyor.
  •  Dünyadaki bütün anlaşmazlıklar kasıtlı ya da kasıtsız, aceleye getirilerek söylenmiş bir takım yalan yanlış sözlerden kaynaklanıyordu.

·             Son söz : hani reklamlarda ; kolay , çabuk  ve hayatınızı kolaylaştıran ürünler zamanınız size kalsın diye sunuluyor ya.Acaba kalan zamanda ne yapacağız veya yapıyoruz ?

29 Mart 2013 Cuma

Bir pazar izni & Bir davet & Bir Denklem daha


     Annelik hayatımın ilk, Cimcimenin çocukluk döneminin ilk doğum günü partisi davetini aldık.
Geçen yıl Cimcime için yaptığım doğum günü partisini yalnızca çocuklar için yapmıştım. Annelere çocuklar için bir doğum günü partisi olacağını şu saatte başlayıp şu saatte biteceğini söylemiş. Çocuklara Cimcimenin ısrarıyla misss gibi ev yapımı bir kat pasta yapamamıştım ama poğaçalar ve kurabiyeler elimden çıkmıştı. Onlara masal anlatmış oyunlar oynatmıştım. Tabaklarını bol bol doldurmayıp, yiyemedikleri yiyecekleri aliminyum folyo ile sarmış, giderken ellerine vermiştim.
              Bu Pazar günü Cemo çalışacak. Bende miss gibi evimi temizleyip, biraz dikiş dikecek, akşama güzel yemekler hazırlayıp kızımla onu bekleyeceğimi hayal ediyordum. Davetiyeyi aldığımızda, doğum günü partisinin nerede olduğundan ziyade önce tarihine baktım. Malum çalışan anne ve tek Pazar günü izinli olunca diğer günler bizim için ideal olmuyor. Tarih 31 Mart pazarı gösterince olabilir diye düşündüm. Ama yer çok uzak bu etkinlik için Levent’e gitmemiz gerekiyor, Cemo yok, eee ben nasıl gideceğim. Üstüne üstlük doğum günü partisi adı domuz, at v.s. ne olduğu bilinmeyen etlerle hazırlanmış bilindik fast food zincirlerinin birinde olacak olması hayırlarımızı arttırdı.
            Bizde uzak olduğu için gidemeyeceğimizi, bir hediye alabileceğimizi bunu pazartesi günü arkadaşına verebileceğini söyleyip Cimcimeyi ikna ettiğimizi düşündük. Hala dilinden düşmediğine göre pek ikna olamamış ve o gidecek bu gidecek deyip duruyordu.
              Ben gitmemeye karar vermiş durumdaydım. Taa ki bugün arkadaşının annesi arayana kadar. Hanım efendi arayıp zaten beş kişiye davetiye verildiğini ve kendi çocuğunun da gitmek istediğini söyledi. Beraber gitmemizin daha iyi olacağını ayrıca Cimcime ile doğum günü çocuğunun çok iyi arkadaş olduklarını (ben biliyorum tabii) söyledi.

Şimdi :

  • Bir insan neden bu tip yerlerde doğum günü yapar. Miss gibi evde çocuklarla olmak varken.
  • Zaten çocuklarımızı sokağa çıkıp birbirleriyle doya doya oynayamıyor, alışveriş merkezlerinin kapalı gürültülü ortamında ne kadar rahat olabilecekler?
  • Anne ve babaların orada olması çocuklara pozitif mi negatif mi etki yapacak?
  • Tamam, herkez benim gibi düşünmeyebilir ama bu kadar haber ve söylenti varken bu fast foodlarda doğum günü partisi düzenlemek ne kadar doğru?
  • Cimcime bu doğum gününe gidersek kendinin de aynı yerde doğum günü partisi vermek isterse ne olacak ?


     Offf yine bir Pazar tatili ve yine birçok bilinmeyenli denklem var kafamda.  



28 Mart 2013 Perşembe

SESSİZLİK


Sessizlik 
En büyük hasrettir aslında 
En büyük özlem 
En büyük acı
En büyük hatıra 
En büyük zorluk
En büyük bekleyiş 
Tutunduğun en büyük dal 
Güvendiğin en sessiz liman 
Tanıdığın en büyük dinleyici 
Ve ben sessizim artık 
Özlemim 
Acım 
Hatıralarım 
Zorluklarım
Bekleyişlerim 
Sessizliğimin içinde 

BaYaNPüSKüL

27 Mart 2013 Çarşamba

CV

alıntı

CV: Özgeçmiş veya yaşam öyküsü anlamlarına gelen "Curriculum  Vitae" kelimelerinin baş harflerinden oluşan kısaltmadır.

 Ama ben hep o soğuk kalıplardan   hazırlıyordum.  Ad -soyad , doğum tarihi ,evli, bekar hobileri  v.s. den oluşan soruların karşılarında cevapları yazılıp,al işte CV der gibi oluyor. İnsan kaynakları bunu nasıl değerlendiriyor , nasıl okuyor acaba gerçekten okuyorlar mı diye de merak ederim.
Bu kadar merak etme Püskül Sen hikayeni anlat bakalım ne anlatacaksın dedim kendime .Uykusuz geçen bir gece de anlatmaya çalıştığım  özgeçmişim .Bundan sonra iş başvurularımda kalıp olarak hazırlanmış özgeçmişimin yanına bu hikayeyi ekleyeceğim.

Merhaba ben Bayan Püskül .22 Haziran 1983 de Çanakkale doğumluyum. İlk ve Orta öğretimi Çanakkale 'de tamamladım. Önce KBB uzmanı .....................in yanında sekreter olarak görev yaptım. 2003 ‘ te evlilik dolayısıyla İstanbul’a yerleştim. Herhangi bir sağlık okulu okumuş olmama rağmen sağlık alanında olmak insanlara yol yordam ilgi göstermek her zaman dikkatimi çekmişti. Kazanmış olduğum Anadolu üniversitesi muhasebe finansman bölümünü işim alanında geliştiremeyeceğimi düşünerek bıraktım.
2004 yılında aradığım tek şey işti ama sadece sağlık alanında olabilirdi. İstediğim işi; üzerinden iki gün geçmiş eski gazetede ilanında görüp, görüşmeye gittiğimde; çalışma isteğim ve azim ışığım şuan ki patronum tarafından görüldü ve aynı gün işe alındım.
     İşe başladığım da kart ile saklanıp, fihrist yardımıyla bulunan yazılı 6000 hasta kaydını; Excel’de basit ve filtreli bir program oluştururarak hazırladım. Patronuma artık hasta kayıtlarını ve numaralarını daha kolay bulabileceğimiz bir sistemin sunumunu yaptığımda; masamda interneti olmayan bir bilgisayarım olmuştu. Zamanla muhasebe gelir- gider, günlük aylık hesaplamaları istediğimizde görebileceğimiz, fatura kayıtlarımızın ve istatistiklerimizin kolay ulaşılabileceği Excel de hazırlanmış basit programlar oluşturup, kendimce bir sistem kurdum. 2-3 yıl içerisinde yine patronumuza ısrarım, gerekliliğinin artması ile internet bağlantısı almayı başardık. Şuan çalıştığım klinikte 5 kullanıcılı bilgisayarlarımız ve otomasyon kayıt sistemimiz var. Gelen hasta karşılama, gelir gider hesapları, fatura kayıtları, aylık gönderilen evrakları, depo stokları ve istatistik gönderimi işlerini ben yapıyorum.
 Geçen bu dokuz yılda; 2005 doğumlu bir kızım, 2009 yılında yani ben bu işi yapıyorum bunun bir okulu olmalı diyerek araştırıp bulduğum,  okula gitme imkânım olmadığı için başladığım Anadolu Üniversitesi Sağlık Kurumları İşletmeciliğini bitirdim. Ne iş yapıyorsun diye sorarsanız. Sanırım bu iş yerinde her şeyi merak edip soran hastaların isim ve soy isimlerini ezberinde tutabilen, bu işi ben yaparım, evet bu işin bir yolu vardır, onu bulmalıyız diyen bir eleman olarak çalışıyorum.
2012 yılında başladığım Anadolu üniversitesi lisans tamamlama işletme bölümüne; 4. Sınıf öğrencisi olarak devam etmekteyim.

Kitap okumayı severim. Okuduğum kitaplar hakkında münazara yapmaktan  hoşlanır, okuyanların o sayfalarda neler düşündüğünü merak ederim. Onun dışında full time bir anneyim. Aktif bir sosyal medya kullanıcıyım, kişisel blog tutuyorum.

  İşinden sıkıldın mı diyorsanız? Artık  her şey rutine bağladı ve ben daha fazla şeyler öğrenmek, kendimi geliştirmek  istiyorum.



Eğer birde başkasından dinleyelim diyorsanız :.......................................dan
Yok eğer gelin görüşelim diyor iseniz :..................................................dan 
İletişime geçebilirsiniz.




26 Mart 2013 Salı

Şişeler nereye gider...

   Ne kadar hoş görünüyor değil mi? Bu kadar becerikli olabilmeyi  ve zamanımın bunları yapabilmek  için daha fazla olmasını çok isterdim.Bir kez Cimcime ile  bir pet şişe den çiçek yapmayı denemiş , çok başarılı olamamıştık . Daha sonra yaptığımız ama çok beceremediğimiz kırmızı güle sap ekleyip Cimcime bir tanıdığımıza hediye etmişti.
       Plastiklerin doğada 1000  yazı ile bin yılda eridiğini düşünürsek bu tip geri dönüşümler insanı hem heyecanlandırıyor hem cezbediyor.
   Daha fazlası ve ayrıntılarına buradan ulaşabilirsiniz.Perde yaptıkları benim favorim .

25 Mart 2013 Pazartesi

Bir pazar , Püskül ve çekirdek ailesi


23.3.2013 - Cumartesi
Sıkıcı geçen bilindik bir cumartesi çalışmasından sonra kendimi işyerinden dışarı attığımda Cemo’yu aradım.
-          Çok bunaldım kapalı ortamda olmaktan akşama yemekten sonra dışarı çıksak bir temiz hava alsak olmaz mı?
-          Sen gel ben evin camlarını açıyorum gelirken ne yiyeceğimizi düşün pazara uğra öyle gel.
Dedi.
Trene bindiğimde mesaj geldi.
-          Müsaitsen akşam bize çaya gel.
Mesajı alır almaz arkadaşı aradım. Annesi ve ninesinin geldiğini benimde onlarla sohbet etmekten hoşlanacağımı düşündüğünü cumartesi gecesi olduğu için müsait olabileceğimi düşünmüş. Eve gidip havalanmış evde akşam yemeğini yedikten sonra sohbetin memleketimden insan görmenin heyecanıyla gittim.
 Nine ile sohbete eski evliliklerden, eşlerden, gelin kaynana ilişkilerinden kümpet- ocak- ocaklardan, her odada bulunan eski taş hamamlardan, su ısıtılan güğümlerden başladık. Saat geç olduğunu fark ettiğimde ise evde zeytin yapımı ekşi mayalı ekmek ve kimyasal mayalardan söz ediyorduk. Çok keyif aldığım bir akşamın ardından eve gittiğimizde Cemo uyumuştu, biraz cimcime ile vakit geçirdik gitar çaldık bağlamanın tellerine vurduk Birkaç şey mırıldandık ve resimler yaptık.
Cimcimenin gözlerinden uyku akıyordu kendi kendine yatağına gidip uyuduğunda benim uykum gelmemişti. Oturdum enikonu gecenin 3 ünde kendi hikâyemi anlatan bir CV hazırladım.
24/3/2013 - Pazar
Sabah uyandığımda sanırım uykusuzluktan başım dönüyordu.Nedense her zaman benim abarttığım  gözümde büyüttüğüm  evin dağınıklığını Cemo burası savaş alanı gibi, bu ne hal  , akşam ne yaptınız bu evde sorularıyla benimde gözümde büyütmeye çalıştı.
Nafile , ben miss gibi su böreğimi yapıp kahvaltı sofrasını hazırladım sakin bir şekilde Pazar kahvaltımı yaptım.Kahvaltıdan sonra hiçbir işe bakmadan sadece sofrayı toplayıp , çocuk tiyatrosuna gittik.Tiyatro bittiğinde  sıra İstanbul Moderndeki   Sihirli Ayna etkinliğine gelmişti .


 Biz etkinliğin aile katılımlı olduğunu zannediyorduk ama bizim giremeyeceğimizi öğrendiğimizde çok üzülmedik.yıllar sonra başbaşa hemde deniz kenarında oturup çayımızı içip , sohbet edebilecektik ve bunları yapabilmek için 1,5 saat vaktimiz vardı.
Fazla konuşmadık
Çay içtik 
Ayaklarımıza ağrılar girmesine izin verdik.

2. Fotoğrafta Sihirli ayna etkinliğinden .
Alttan sıra ile  :
1. ayna bu iştahla ileride olacak Püskül.
2. ayna olması gereken Püskül.
3. Şimdi ki löp löp yağlı Püskül.

Üç cümlede bir pazar.
Hava almak istiyorsan ben camları açtım.
İlla bu yumurta her ay uyutmamak zorunda mı?
Geçti gitti gene mis gibi pazar .

23 Mart 2013 Cumartesi

Dünyamız

Ben 7 yaşındayım .Bence dünyamız mavi ve yeşilden oluşuyor.Dünyamızın üzerinde güneş , mavi martılar ve sevgi olmalı...
Cimcime

20 Mart 2013 Çarşamba

Anne kız

Bu gece ; eski kotlardan anne , kız önlüğü diktik . Cimcimenin emekleri... Artık masal ve uyku vakti.

19 Mart 2013 Salı

Bir Annenin Ödevle İmtihanı


Okula ilk başladığında kıvrımlı dalgaları, rayları yaparken elim ağrıyor diyen Cimcime şimdi hemen hemen alfabemizin bütün harflerini öğrendi. Her şeyi okumaya bütün harfleri birleştirmeye çalışıyor.
Tek sıkıntımız iki ünsüz harfi birleştirip okuma, yazmada çünkü T-R-E-N gibi iki ünsüz harflerin bulunduğu kelimelerin aralarına illa bir ünlü harf koyması gerektiğini düşünüyor öyle okuyup yazıyor.
Kısmen okula ilk başladığı zamanlara göre daha kolay ve anlayarak dersleri yapıyor. Evde bir düzen oturtmaya karar verdik ve bu yeni düzene göre Cemo sözel dersleri yaptıracak bende sayısal dersleri yaptıracağım. Cemo benden biraz daha erken işten geliyor ve sözel dersleri benden daha iyi anlıyor.
Oldum olası zaten tarih, coğrafya ve Türkçe derslerini sevemedim. Birde Cemo verilen matematik ödevlerini anlamıyor, ne demekmiş bu ya deyip baştan savmaya çalıştığı için bende madem öyle yazma okuma işi senin matematik çözdürme işi benim dedim.
Cemo yazma okuma işini yaptırıyor. Baktı okuyamıyor, harfleri çözemiyor hemen kendisi söylüyor heceletmiyor. Mesela öğretmen aşağıdaki cümleleri bakmadan yazdırıp okutun diye verdiği bir dersi Cemo okutuyor e madem okuyorsun buradan yaz diyor. Neden böyle yapıyorsun Cemo dediğimde zaten okuyor neden yazamasın ki diyor.
Çık işin içinden yani yine  görev bir güzel bana düşüyor matematik ödevlerini yaptırdıktan sonra birde okuma yazma kontrol etme görevi de bana düşüyor. Cemo daki mantık şu; okuyacak olan bir şekilde okur, tv karşısında da, bilgisayar karşısında da ve her türlü düzensizlikte kafası varsa zaten yapar.
Ben de her şeyi hakkıyla öğrensin , yapsın kafasında kalsın derdindeyim.
Dün akşam yine böyle bir ödev kargaşası yaşadık evde. Cemo yazma ve okuma ödevlerini yine bildiği gibi yaptırdı.Sıra bana gelmişti , Cimcime nin matematik dersini çok sevdiğini düşündüğümden sadece nasıl çözeceğini anlatıp  , çözümü bulduğunda  sonucun doğru olup olmadığını beraber kontrol ederiz diye düşündüm.
yani ne olacak dairelerde ortadaki sayıya ulaşmak için gereken sayıyı bulacağı, üçgenlerde ise sonuçlardan bilinmeyenlere gideceğiz.Tabi bu kadar basit işte .
Önce ücgenin sağ yanındaki sayıların toplamının  sağ yandaki kutucuğa yazılacağını , sol yandakilerin sola ve aşağıdakilerin aşağıya yazılacağını  anlattım .Eğer kutucuk verilmiş ise ; üçgenin bölünmüş parçalarından bir sayının diğer sayıya eklenmesiyle kutucuğa yazıldığı için diğer eklenen sayıyı bulmamış gerektiğini anlattım.Offf çok uzun değil mi? işte bende anlatırken yoruldum.Ama olmadı işte.

-Kızım sayımız 20 şimdi 9 sayısı verilmiş 9 'a kaç eklersek 20 olur.
- Cevap 15 --oo--
- Tamam 15 'e 9  eklersek kaç eder say bakalım .
- 24 Anne .
- Biz hangi sayıyı bulmalıyız.
- 20 Anne
- Doğru bulmuş muyuz ?
-Düşünmem lazım anne.
- Düşün kızım .
- Ne bulacaktık anne?
- 9'u 20 'ye ulaştırmamız lazım kızım
- Evet.Kendi kendine gitse olmaz mı ?
- Yok kızım bizim ona kaç adım gideceğini söylemememiz lazım , gözleri görmüyor.
- -----oooo----

Tekrar baştan alabilirsiniz her şeyi . Biraz abaküs biraz çubuk çizme  ve birde parmak sayma ile  20:30 da başladığımız ödevleri
22:00 'da bitirdik.
Ben bir yerlerde yanlış yapıyorum ama nerede ? 

18 Mart 2013 Pazartesi

SANKİ EVDE HER GÜN SİRKE İÇİYORUZ





Sanki her gün sirke içiyoruz. Evde sirke yapımına başladığım zaman; Cemo’nun ilk yorumu buydu. Daha sonra ben gelene gidene elma, ayva ve portakal kızımı yani evin hanımlarını gösterdikçe Cemo
 -Püskül’ de bunlar gibi organik diye benimle dalga geçiyordu.
Annem ise: kızım işin mi yok senin sabahtan akşama kadar zaten çalışıyorsun birde bunlarla kafanı yorma yat,  dinlen dedi.
Sirke yapmak Cemo’nunda ,anneminde  abarttığı kadar zor bir iş değil aslında.Sadece biraz sabretmek ve sirkenize iyi davranmak gerekiyor.Bizzat denedim bunu onu anladığımı , onunda bizim evde yaşayan bir canlı olduğunu ona hissettirdiğimde ; daha bir keyifli oldu sirkeler .sadece  portakal sirkesine pek güler yüz gösteremedim .Sonuç fena değildi bir de güler yüz görseydi eminim daha bir güzel olacaktı.
Madem evde yapabileceğimiz bir şey, madem her şeyin hile hurdasını çıkarttılar. Pekâlâ, evimizde sirke yapabiliriz.
Benim tarifimin bir kısmı alt kattaki Trakyalı teyzeden, bir kısmı en büyük enişteden ve kalanı ise google amcanın şapkasından alınmıştır.
Elma sirkesi;
15 gün sonraki elma sirkesi
Akşam otururken soyup yediğiniz elma kabuklarını, çer çöpünü; yıkanmış (kaynatılarak, veya bulaşık makinesinde yüksek derecede) dezenfekte edilmiş cam kavanoza koyuyorsunuz. İçine 3 adet nohut, bir tatlı kaşığı bal, bir parça bayat ekmek ve elmalar kavanozun üzerine çıkacak kadar su koyuyorsunuz. Bundan sonra ise sadece 10 gün boyunca üzerine elma ekleyebilirsiniz, ayrıca her gün tahta kaşıkla karıştırmanız gerekiyor.
10 gün sonra ise sirke sineklerinin gelmesini beklemek ve sirkeyi karanlık, nemsiz bir ortama koymak gerekli.
Öncelikle 15 gündür mutfak tezgâhının üzerinde kalabalıkla mutsuz olan, elma hanımı evimde tek karanlık ve nemsiz yer olan gardıroba kaldırdım.
Ayva sirkesi;
Aynı işlemi ona da uyguladım. Ayva kokusu olan bir ekşimsi bir tat elde ettim.
Portakal sirkesi;
Portakal kabukları ve çürümeye yüz tutmuş bir portakaldan yaptım .Sirkeleştiğinde portakalın kokusu kalmıştı .Bir iki kaşık içtim tadı güzeldi, salatalarda kullanılabilir.
Ben ev temizliğinde camları silmek için kullandım süper parlattı diyebilirim.



Küflenmiş portakal sirkesi 





15 Mart 2013 Cuma

İLK ADLİYE VAKASI


Yaklaşık 10 yıldır İstanbul’dayım ama hiçbir zaman adliyelik işim olmamıştı.
Yani bugüne kadar diyelim. Bugün Avrupa’nın en büyük adalet sarayına işim düştü. İstanbul’un göbeğinde oturan ben, İstanbul’un göbeğinde olan ilçe adliyemizin Avrupa’nın en büyük adalet Sarayına taşındığını duyunca çokta şaşırmadım.Zaten güzelim ülkem yöneticileri  her şeyin en büyüğünü yapma derdindeler, bu da bilindik bir şey .
Önce otobüs sonra tramvay en sonunda metrobüs’ün o kalabalık, kokulu ve iğne artsan yere düşmez koridorlarında Çağlayan durağına kadar aman biri kalksa da ben otursam diye oturan zavallı insanların gözüne baka baka geldim. Metrobüsden indiğimde gerçekten hoşuma giden bir şey olmuştu. Montumun şapkası vardı ve metrobüs üst geçidinden geçtiğinizde adliyenin D kapısına gelmiş oluyordunuz. Bunun o yağan sağanakta şemsiyesi olmayan ben için çok fazla ıslanmadan Adliye ye gelmiş olmanın  ne kadar anlamlı olduğunu atlatmak için uygun bir kelime yok.
D kapısına geldiğimde döner kapının önünde iki güvenlik görevlisi gelenleri sıraya koyuyor ve dörder kişilik gruplarla güvenlik noktasına alıyordu ama ben şapkam olduğu için beklesem de çok fazla ıslanmaktan kurtulmuştum.Sıra  geldikten sonra güvenlik noktasına  ulaştığınızda ; montunuzu, cep telefonunuzu , bozuk paralarınızı ve (varsa)kemerinizi  çıkartıp ,önünüze yerleştirilen sepetlere koyuyor  ve X-Ray cihazından hiçbir ses duymadan geçmeyi umuyorsunuz.X- Ray cihazından geçtikten sonra incelenmiş olan sepetteki eşyalarınız banttan size geliyor ,  bundan sonra düşen donunuzu toplayıp kemerinizi takmanız , montunuzu giyip eşyalarınızı yerleştirmeniz için genişçe bir salona girdiğiniz için zamanınızda var ise aheste aheste işinizi halledebilirsiniz.. 
İşte Avrupa’nın en büyük , içinde kuaförü bile olan adalet sarayımızın neden daha iyi , son teknoloji ile , insanları küçük duruma düşürmeden bir güvenlik sisteminin olmadığı ise kafamda büyük bir soru işareti olarak kaldı.
Ey güzel ülkemin yöneticileri ;
Her şeyin en büyüğünü, en güzelini yapmak  marifet değil içini de son teknoloji ile donatmak insanları mağdur etmemek marifettir.
Şunu da söylemeden edemeyeceğim eğer hastane ve adliyede işiniz yok ise dünyanın en mutlu insanı sizsiniz, hayatınızın kıymetini bilin .
Bakalım bundan sonrası ne gösterecek .

12 Mart 2013 Salı

Yazıyorr Püskül Yazıyorrr



Ne güzel başlamıştı her şey… Eskilerden hatta çok eskilerden birkaç arkadaşımı bulmuş, onların mutlulukları ile mutlu olmuştum. Ortaokul öğretmenimi bulup, ziyaretine gitmiş hiç değişmemiş olan Nadan hocamı bir kez daha dünya gözü ile görmüş olmak ve hiç değişmemiş olduğunu bilmek, üstüne de beni gerçekten tanıyan öğretmenimden kendimi dinlemek bana çok iyi gelmişti.
15 -20 yıl önce bir şekilde okulda ve köyde hayatımın bir köşesinde yer etmiş arkadaşlarımı bulup onlarla da görüşmüştüm. Kimileri ile değişen hayatlarımızı, farklılaşan hayat bakışımızı bir türlü aynı frekansa sokamadık. Kimileri ile ise kaldığımız yerden yeni hayatlarımızı da katarak devam ettik.
Öyle, böyle derken 500 kişi ile arkadaş olmuşum. Yuhhh be bizim köyde o kadar insan yok olsa bile o kadar insanla arkadaş olmak mümkün değil. Bilmem kimin çocuğu, ay onu tanıyorum bunu tanıyorum, ona ayıp olacak buna ayıp olacak derken eklemişimde eklemişim önüme gelen herkesi.
Facebook yeni eklentilerle arkadaşların belirli kişilerin görebileceğin ya da gösterebileceğin değişiklikler yaptı.
Hiçbir zaman aman bak biz ne kadar mutluyuz, şunu da yapıyoruz, bunu da yapıyoruz durumuna gelmedim. Amacım sadece eski dostlarım, tanıdık çevrem ve sevdiklerimin beni görmesini sağlamak, iletişim halinde olmaktan öte bir şey değildi.
Ne zaman ki artık aman yanlış anlamasınlar şunu görmesinler, kendilerini kötü hissetmesinler, onlara söylemeye çalıştıklarımı gönderdiğimi hissetmesinler diye duvarımdakileri bazı insanların görmesini, bazı insanların görmemesini sağladım. Ondan sonra kendimle çelişkiye düştüm.
Ben insanların yüzüne dürüstçe konuşabilen, özel ve gizlisi olan bir insan değilim. Hani gizlediğim bir geçmişim var ama şimdim gizli değil.
Herkes benim gibi düşünmüyor, düşünmek zorunda da değil. Duvarımı gizleyip sonrasında bunu gör, şunu gör kahrol moduna getirmek başkasının günahını alma, başkasını günaha sokmakta bana göre değil.
Hayat orada göründüğü gibi değil. Herkes her zaman mutlu olması mümkün değil.Facebook  eski dostların , arkadaşların her anını görebilme , mutluluğunu paylaşabilmek için bir araç ama biz insanlar sadece birbirimizin gözünü oyma , laf dokundurma ve kötü hissettirme amacıyla kullanıyoruz.
Bir süre Facebookta aktif olmayacağım daha sonrasında ise sadece kendime, eski dost ve arkadaşlarımla beni gerçekten anlayan insanlardan bir alan oluşturma aracı olarak kullanacağım.
Blog için ise daha güzel yazılar yazmak istiyorum ama blog artık Püskül ile devam eder miyim o konuda kararsızım .Çok emek verdiğimi düşünüyorum ama rahat değilim burada da kendimi daha raha t hissedeceğim bir blog açabilirim yada Cimcime için tuttuğum günlüklere devam edebilirim .
Güzel kelimeler ,güzel cümlelere ve güzel günlere elbet döner ve Püskül yazmaya devam eder…
  

                                                                                                                                                   

11 Mart 2013 Pazartesi

7 Mart 2013 Perşembe

Kelimeler cümle olursa...


Nasıl başlayacağım cümleye, nereden başlasam, hangi kelimeyi kullanıp hangi cümleyi kursam.
Bunlar kaç gündür zihnimde durup duran, bazen fokurdayan, kaynayan düşünceler. Yazılacakları sırasına koyup, düzene soksam. Birde hissedebilsem ve  hissettiğim gibi yazsam . Sanki beynimden çıkmaya çalışan kelimelere ve cümlelere taş atıyor birisi, korkudan çıkamıyorlar.
Değişen hiçbir şey yok. Gacet aynı, Örtger hala her geldiğinde tabelayı kontrol ediyor, kızmaya yer arıyor. Dennis kapısından emirler yağdırıyor. Hala personelin yeni sildiği yerden kızın içini eze eze hastaları muayene odalarına alıyorum. Birde arka planda sağlık bakanlığının veri gönderimi var ki; oda tam bir muamma. Hangi hasta hangi kodla gidecek, tekrar kayıt yapılıp, birde sistem çalışır hale gelip veriler gönderilecek.
Bekleyen elma sirkesi, nar reçeli (Bitmek üzere ), okunmuş, çalışılmış kitaplar ve yazılmak istenilen yazılar. Pestil gibi üst üste dizilmiş beynimin içinde ama bir türlü uygun kelime ile uygun cümleye ulaşamıyorlar.
Ben yazmak için tam bir kelime bulmuş, parmaklarımı klavyeye götürmüşken; acil çok acil bağırışlarıyla bir hasta geliyor. Şikâyetinin ne zaman başladığını sorduğumda bir haftadır böyle diyor yakını ve maksimum 40 saniyede açtığım hasta kaydını, beklemek istemiyor. Ne biçim insansın ne olacak kayıt açıpta, al işte muayeneye ve insanlık ölmüş sözleriyle beni aşağılamayı , bir an önce işini görüp gitmeye çalışıyor. Birde arkasında para vermeme ya da işini bedavaya getirme kısacası katakulli yapma ihtimali var ve  bu benim gibi işini iyi yapmaya çalışan, aman arkamdan laf etmesinler diyen bir sekreter, kasa elemanı, veri giriş-çi, muhasebeci, her işe maydanoz olmayı sevip sonra dert yanan biri için büyük bir risk oluşturuyor.
Allah’ın fiziki olarak her şeyi bahşettiği hemcinslerimin fiziki olarak bir şeyi olmayan karşı cinslerimle gelip beni aptal duruma düşürmek, şımarıkça davranmak ve telefon numarasını vermek istemeyişlerini anlamaya çalışıyorum.
Devlet hastanesinden %50 daha ucuz olan muayene ücretimizi duyan hastaların ohaaaa diye yüzüme bağırışları ve tükürüklerini suratıma yapıştırmalarını hiç umursamamak için elimden geleni yapıyorum.
Hasta yakınlarının Allah'ın belası bir hastayı iyileştiremiyorsunuz, ben bir gireyim yanına bakayım da düzelsin demek istercesine acile girdiklerinde; hasta için tehlike oluşturuyorsunuz, sakin olun salonda bekleyin dediğimde suratıma tokat atmak istediklerini anlatan bakışlarını görmemezlikten gelmek için kendimi kör ediyorum.
Bir türlü idrar ve gaita (Dışkı) veremeyen hastanın aslında kapları doldurmak istediğini duyduğumda; içimdeki açıklama, anlatma ihtiyacını bastırıp numuneleriyle laboratuvara gönderiyorum. Bir de gaita ile idrarı ayıramayıp saatlerce idrar vermesini beklediklerimiz var ki en çok onlara tanı koymakta ve tanısını açıklamakta zorlanıyoruz.
Reçetesiz enjeksiyon yaptırmak isteyen, soğuk algınlığım var, bir iğne yap diyerek bilindik iğne karmalarından isteyip, anflaktik şok, ilaç intox’tan bir haber olanlar ile tutup getirdiği güvercinin, köpeğin, kedinin bacağındaki kırığı alçıya almamızı isteyen steriliteden bir haber her haydarı doktor sanan tipler var onlardan hiç uzun uzun bahsetmiyorum.
Günlerim, haftalarım, aylarım, yıllarım kısacası ömrüm durmadan yazmak isteyip ,bir türlü kelimeleri kafamdan dışarıya çıkaramamakla ,İstanbul’un nadir bulunan semtlerinden birinde ,nadir bulunan insanlarla çalışarak , uğraşarak  geçiyor.Bunun evde olan kısmından hiç bahsetmeyeceğim çünkü uygun kelimelerle uygun cümleleri yeteri kadar kurduğumu düşünüyorum.

Bana kolay, size olay gelsin yazdıklarım.



4 Mart 2013 Pazartesi

Limolu cheskek



Birinci peynir demesi gayet başarılı oldu, bir hafta bile dayanmadı. Cemo hepsini tereyağda kızartıp yiyebilirdi. Acayip güzel hellim peyniri oldu. Çünkü peynirin üzerine o kadar çok ağırlık koymuşum ki bütün yağı gitmiş.5 kg sütten sadece 1 kg ‘ yakın peynir elde etmiştim. Lezzeti çok iyi idi ama miktarı az. Bir kg süt İstanbul da 2 TL 5 kg süt 10 TL ediyor ee 1 kg peynir 10 liraya geliyor ve 1 hafta bile yetmiyor.
Peynir bitince ikinci deneme daha fazla olsun uzun süre gitsin istedim 10 kg süt aldım bu kez kaynatarak denedim ama ne yoğurdu oldu nede peynir diğeri gibi hemen mayalandı bende bir kaşık daha maya atıp ağzını düdüklüde kapattım, sardım sarmaladım.

.
kaynamış , peynir olmaya hazır süt
peynir olmayan , labne olan peynirin hali
Akşam eve geldiğimde peynir
 böyle idi beze koyup beklettim belki kalıp çıkar dedim ama bir türlü olmadı. Tuzlamak istedim Cemo tadı çok güzel bu labne gibi olmuş deyince vazgeçtim.Aldım kaşığı elime kaşık kaşık bezden sıyırdım. Tadı gerçekten labne peynir gibi hatta daha güzeldi.
Biraz anneme, biraz alt komşuya verdim. Herkesten tam not almıştı.
Zaten daha önce deneyip olmayan chesse keki elimde neredeyse 3 kilo kadar olan labne ile denemenin zamanı gelmişti
Zaten labne peyniri de cheskek yapılmadan önce süzülmeliydi. Zaten süzülen peynir ideal olmuştu bakalım 2. Denemede cheskek nasıl olacaktı. Yine elimde göz göz delikleri olan, yanmış bir cheskek olacak mıydı? Yoksa istediğim tadı elde edecek miydim?

peynir düzeneği


süzülme sırası

kalıba sokulmaya çalışılan peynir




Tabanı için ;
paket yulaflı-kepekli bisküvi
1 yemek kaşığı tereyağı
Peynir dolgusu için ;
400gr labne- 2 su b . kullandım
1 su bardağı yoğurt
2 yumurta
2 yemek kaşığı un
1 limon kabuğu rendesi
1 su bardağı tozşeker
 Limon sosu:
1 yemek kaşığı tereyağı,
1 çay bardağı şeker,
Limon kabuğu rendesi,
2 yemek kaşığı limon suyu taze 
Bütün malzemeler oda sıcaklığında olmalı .

Yapılışı ;
Taban 
 Önce robotta bisküviyi un haline getirdim, tereyağını ekleyip karıştırdım, biraz elimle yoğurup 26 cm lik kelepçeli kalıba bastırarak tabanına yaydım. Aslında 24 cm lik kalıplarda daha kalın elde ediyorsunuz ama dediğim gibi deneme, yanılma ve fırının ısısına güvenmediğim için, siz 24 veya 22 cm lik kalıp kullanırsanız daha iyi olur. Tabanını hazırladığım kalıbı buzdolabına kaldırdım.
Peynir dolgusu;
Robotta peyniri, yoğurdu ve şekeri; şeker tamamen eriyene kadar çırptım. Un’u ekleyip, yumurtaları tek tek yavaş çırptım. Göz göz olmasını engellemek için dolguyu da yarım saat beklettim toplamda 1 saat taban dolapta, yarım saat dolgu hazır bekledi.
Pişirme;
Peynir dolguyu tabana yayıp, kalıbın üstünü yanmaması için alüminyum folyo ile kapladım. Benim fırınım eski tip olduğu için, 1 ayarında alüminyum folyo ile 1,5 saate yakın pişirdim. Fırından çıktığında üstü yanmamıştı ama yanmaması için sürekli kontrol ettim.
22 cm lik kalıpla olması gereken 

26 cm lik kalıpla benim yaptığım.
Soğuduktan sonra üstü folyolu halde buzdolabına kaldırdım. Sabah işe gitmeden limon sosun malzemeleri ile hazırlayıp, ılıdıktan sonra üzerine kaşık yardımıyla döküp, buzdolabına kaldırdım.


Özellikle hazırlanmamıştı ama Hülye ile Gacet misafirim olduklarına nasip oldu .Çok beğenildi ve tam not aldı.

Afiyet olsun , sevdiklerinizle , dua ile inşallah…