21 Temmuz 2014 Pazartesi

Boykot

Galiba en iyisi; Ortadoğu da yaşananları konuşmamak, yorumlamamak, eleştirmemek! Çünkü insanların, sosyal medyada eleştirdikleri, yazdıkları, çizdikleri, söyledikleri ile kendileri çelişiyor. Sen İsraili boykot ediyorum de, İsrail’e gani gani  petrol satan siyasetçileri destekle! Bugün çarşaf çarşaf boykot listesi yayınla, yarın elinde aynı ürünü  caka sat ! Sonra gel, “ Ben bunu böyle düşünmeyenin Müslümanlığından, imanından şüphe ederim” de! Birde hiç olmazsa dostlar alışverişte görsüncülerimiz var. Önce birkaç video paylaşıp, ardından normal hayatına devam eden ama diğerinin en ufak normal hayatına müdahale ediciler. Sen bunu nasıl yazarsın söylersinciler, hemde bu ortamdacılar.
Eyy boykotçu kardeş!
Sen , “Ben bu ürünleri almayacağım ” diyorsun ya!  İşte ben o ürünleri hiç almıyorum, kullanmıyorum. Mega marketlere, alışveriş merkezlerine gitmiyorum. Mahalledeki bakkaldan alışveriş yapıyorum. Üç kuruş fazla olsun en azından parayı verdiğim adamı bileyim diyorum. Mesela meyve suyu, kola içmiyorum.3 erik atıp hoşafımı, şerbetimi yapıyorum, oda yoksa kendi yaptığım yoğurdun ayranını içiyorum, yine olmadı, iki limon sıkıp limonata yapıyorum. Semt pazarına gidip  bildiğim pazarcıdan sebzemi meyvemi alıyorum.. Yerleri arap sabunuyla siliyorum, bilemedin suyla ama dert etmiyorum güzel kardeşim. Bu iş uzar gider ben sana diyeyim ki ben boykota gideli yıllar olmuş. Bu yüzden lütfen eleştirilerini kendine sakla, boykotu da kendi elinle yap başkasının boykotu ile uğraşma!

Azıcık hoş görüp, yargılamadan konuşmak yayın yapmak yok. Birlik olacağız diye bakarız sonra, kendi içimizde bölünüyoruz biz , un ufak dağılıyoruz...

18 Temmuz 2014 Cuma

Savaş

Orta doğudan bir şekilde gelip, göç yolunun duraklama merkezi olarak kullanılan, ülkemizin hemen dibinde olan, savaş ve iç karışıklıklarda, Avrupa’ya kaçmak isteyen insanların, kaldığı, durduğu ya da sığındığı bir limanda çalışıyorum.
10 yıldır açlığın, yoksulluğun, savaşın, karışıklığın, sömürünün etkilediği hayatlara şahit oluyoruz. Irak savaşı döneminde, bomba ile yaralanmış çocuklar, fakirlikten, açlıktan yıpranmış, yanakları çökmüş analar gördüm burada. Ne çabuk unutuluyor. Birçok yaşadığım, acıdığım, sebebi olmadığım nedenler yüzünden, insanlığımdan utandığım günleri hatırlamıyorum. 11 yıl olmuş Irak savaşı başlayıp bitmeyeli .(2003- 2014)değişen güzelleşen bir şey olmadığını, milyonlarca insanın hayatının kötü yönde değiştiğini düşünüyorum. Unutuluyor işte, her yaşanan acı gibi…
Bir dönem, Sınır Tanımayan Doktorlar Örgütünün, mültecilere yönelik verdiği psikolojik danışmanlık hizmetinin içerisinde, medikal koordinatörlük yaptık. Kurum sadece psikolojik danışmanlık veriyor, medikal tedaviye ihtiyacı olan, danışmanları bize yönlendiriyordu. Suriye’deki iç karışıklık yeni başlamıştı. Kamplar ülkenin birçok yerinde açılmaya başlamıştı. Bir gün iki çocuğu ile muayene sırası bekleyen Suriyeli bir anne, benden ekmek istedi,  verdim. Peçete istedi, verdim. Birkaç dakika sonra kafamı çevirip baktığımda, çocuklarına yedirdiği ekmeğin peçeteye düşen kırıntılarını yediğini gördüm. Hiç bir şey yapmadım, hiçbir neden yokken ben hiçbir şey yapmadım. İki çocuk ve annesi gittikten sonra aklım başıma geldi. Kötü hissettim, sanki biri bir boşluk bırakmıştı içime. Bazen insanın nesi tutuluyor?  Kalbi, dili, eli, ayağı… ? İnsan hiç yapmadığını, yapmayacağını yapıveriyor, sonrada pişmanlığını anlatacak kelime bulamıyor.
Birçok savaş hikâyesi okudum. Acıları, savaşları, yitip gidip tükenmeyen nefretleri anlatan nice yazılar, acılar okudum.  TV seyretmem. bazen, işyerinde açık olur yakalar haber seyrederim, çoğunda sinir olurum. Oturup seyrettiğim ne dizim var nede programım. Denk gelirse bakarım ben televizyona. Dün akşamda denk düştü gözüme alt yazı; havadan, karadan, denizden diyordu. İlk aklıma düşen de, karanlık bir odada, annesinin kolları altına sığınmış bir çocuk oldu. Bütün gece rüyalarımda ekmek kırıntılarıyla, vermediğim ekmeklerle uğraştım. O annenin gözleriyle çarpıştım.

Sessizliğin açıklaması, ne yapacağını bilememe, normal hayata devam etme, bu konu hakkında inanın, savaşın neden olduğu konusunda en ufak bilgimiz yok. Bilgimiz olsa bile savaşın nedeni olmaz. Ne dersek diyelim, acının, savaşın dili, dini, ırkı yok. Yok, Müslümanlarmış, Kürtlermiş geçin bunları. Haksızlık her yerde haksızlıktır. Kendi kendine sırf göç hızını arttırmak için soykırım yapan, bir ırktan bahsediyoruz. Dil din ırk olarak bakıyor, vaad edilen toprakları istiyor. Geleceğinde, geçmişinde en verimli, en güzel toprakları, kültürleri Orta doğuda! Suriye’deki iç savaş çıktığında gemilerini sınıra dayayan emperyalist ülkelerin sesi çıkmaz. Neden çıksın ki destekçiler, muhtaçlar… 

12 Temmuz 2014 Cumartesi

Eninde Sonunda

Eninde sonunda bitecek,
Gündüzün bitmesi ,
Gecenin bitmesi,
Çocukluğun bitmesi
Gençliğin bitmesi,
Yaşlılığın bitmesi,
Sevginin bitmesi,
Aşkın bitmesi,
Açlığın bitmesi,
Tokluğun bitmesi,
Yokluğun bitmesi
Varlığın bitmesi
Ve şimdi bu şiirin bitmesi gibi…

Sıkma canını eninde sonunda bitecek…

10 Temmuz 2014 Perşembe

Zaman Kavramı

“Lütfen, 5 dk bekleyin, sıranız geldiğinde isminizi söyleyip muayene odasına alacağım ya da içerideki hasta çıktıktan sonra odaya girebilirsiniz.” dediğim hastalar genellikle 1 veya 2 dk sonra "Daha ne kadar bekleyeceğiz?" gibi çok mantıklı sorular soruyorlar ve ben de bu son derece mantıklı sorulara, dakikası ve saniyesine kadar cevap veriyorum.
Her şeyi mükemmel yapan bir sekreter değilim. Bazı kafa karışıklıklarım olabilir. Yani aynı anda telefona, hastaya, doktora cevap veremeyebilir, üstüne de kayıt açamayabilirim. Nihayetinde iki elim, iki bacağım, iki kulağım, iki gözüm var. Bunları kullanabilmem için gereken kafatasım ve içindeki nöronlarımın yeterli olduğunu düşünüyorum. Beklemek, beklemeyi bilmek zaman kavramında 5 dk ile 1 dk arasında farkı bilmek gerekir.
Yıllarca hastane kuyrukları, banka kuyrukları, tapu kuyruklarında beklemiş olan insanımızın hep ateşte yemeği, evde çocuğu, dışarıda işi var. İki hasta üst üste geldiğinde hadi 5 hasta olsun diyelim 4 tanesinin muhakkak, 4 gündür çektiği karın ağrısı akut batın olarak hissettiriliyor, 5 gündür ateş içinde yanan çocuğun birkaç dakikada ateşi 5 derece artıyor. Hal böyle iken aciliyeti artan hastalar acil kuyruğunda çoğalırken, vakti olan aklı başında hastalarım için vicdanım sızım sızım sızlıyor.
Bir sağlık çalışanı olarak: ne kendim ne de ailemden biri için sağlık kurumlarına veya diğer devlet kurumlarına gittiğimde asla acele etmiyorum. Sistem nasıl işliyor ise ona ayak uyduruyorum. Kendi imkânlarımızla sağlık çalışanı arkadaşlarımız sayesinde mesaimizden çalınmasın diye üç beş torpille veya rica minnet gittiğimiz sağlık kurumlarında hep boynu bükük bekliyorum. Boynu bükük deyimi, utana sıkıla oturmak “Keşke adam gibi randevusunu alsaydım da adam gibi işimi alnımın akıyla görseydim” dir.
E işte öyle ya da böyle yemeğini ocakta unutan çocuğunu yalnız başına evde bırakabilen bayanlar ile hep bir acelesi olan kabadayılığı tutmuş erkekler arasında sıkışıp kalan zavallı hizmet işçileriyiz biz. İşimiz ocaktaki yemeği, evdeki çocuğu düşünüp, egosu doymamış deli- kanlıların egolarına, beyefendiler, tabi efendimler, buyurunlar ve affedersinizler ile doyuruyoruz.

Pardon, okumanız kaç dakikanızı aldı?

Hayat

  • Can sıkıntısı
    Mide bulantısı
    Huzursuzluk şangırtısı
    Bir garip yaşam tantanası...

7 Temmuz 2014 Pazartesi

Edebi Karıncalar


Bugün edebi bir yazı yazacaktım. Hani o cafcaflı, alengirli, yandan basmalı, üsten düğmeli kelimelerle süslemeliyim cümlelerimi düşündüm. Önce toplamam gereken, harfler, birde yan yana getirmem gereken cümleler çıktı karşıma!
 Şu düşünceleri, bir toparlasam hiçte fena olmayacak. Sigaranın dumanı gibi dağılan düşünceler, bir nefeslik içimde kalıp, dudaklarımdan çıkıp dağılıyorlar. Hep içimde mi kalsın dileklerim, gördüklerim, beğendiklerim? Hani o bayatın, üstüne toplanan sinekler var ya işte onlar gibi oluyor bazen bu düşünceler, üfff püff edince de bırakıp gidiveriyorlar.
Ne duman, ne böcek ben en çok karıncaları severim. Hani kendinden büyük rızkını taşıyan, sabrı, kendinden büyük olan karıncalar… Şöyle taşısalar harfleri, edebi kelimelere dönseler, edebi bir yazı çıkar mı acaba?

Benden bu gün edebi bir yazı çıkmayacak anlaşılan, edepsizliğim tutacak yine!

5 Temmuz 2014 Cumartesi

Bir Dolap

Yaklaşık 7-8 yıl önce kliniğin, personel soyunma odasına, iki kapılı bir dolap konuldu. Bir süre sonra dolaplar bakımsızlıktan tuhaf hale geldi. Bende en azından biri düzgün olsun diye, bir tarafını düzelttim, derledim, topladım, adam ettim, kendime ait bir dolap yaptım. Bir dönem kilit taktım ve kablolu modemi kilitliyordum. Bir zamanlar kotalı internet denen bir zillet vardı ve bu izlet sadece benim bilgisayarımda kullanılıyordu. Çok kıymetliydi ben o bilgisayar ve interneti elde edene kadar kaç türlü havaya girmiştim.
Her neyse sonra kilit kırılmalar, modem kaçırmalar yaşandı. Bizim bu klinik bildiğin Dallas olur bazen… Bende kilitlemekten vazgeçtim ama her gelene bu dolap benimdir diye uyarıda, önemli şeylerimi bırakmamaya başladım. Yalnızca kitaplarım, Kalemci Dede ‘den sakladığım kalemlerim, üniformalarımı koyabileceğim bir dolap işte!
Gel zaman git zaman birkaç hemşire arkadaş dolaba üniforma koymak istediler, izin verdim. Sorun yoktu. Bir gün bir hemşire arkadaşın burası çok dağınık deyip, temizlettiğine bile şahit oldum. Dolap benim dolabım, adını koymamış olabilirim, genel kullanım yeri olabilir ama bende buranın 10 yıllık işçisiyim dolap benim dolabım işte yaa…
Az önce, bana ait olduğunu düşündüğüm dolabıma, bir şey koymaya gittim. Yer yok! Benimde dağınıklıklarım var ama birçok şey bana ait değil!

N’payım bende böyle bir not yazdım. Sonra Semra kızdığında aksi oluyor.

2 Temmuz 2014 Çarşamba

Beğenmezsen Çatlamam

Bir gün listemdeki tanıdıklardan biri, çocuğunun, okulunun lavabosunun fotoğrafını yayınlamıştı ve 90 (doksan) beğeni almıştı. O günden sonra, artık beğeni, benim için anlamı yitirdi. Sayfamda olup, paylaşımlarımı beğenen insanların, geçmişimde hiçte azımsanmayacak hatıraları ve izleri var. Bu yüzden demek istediğimi anlayıp, beğendiklerini düşünüyorum.
Beni bu paylaşımlarım konusunda en mutlu eden nokta ise; yorumlar. Yorumları, kaç kişinin yaptığı değil, yapılan yorumun içeriği ilgilendiriyor. Yapıcı eleştirilerin samimi, yıkıcı eleştirilerin ise hasetlik barındırdığı kanaatindeyim.
Yani şimdi ne alaka? Sorusu kafanızda canlanmış olabilir. Bende olsam derdim. İşte ben yazmayı seviyorum, yazıp paylaşmayı, ha birde sosyal medyayı. Facebook ilk başlarda, aşk, ihanet şarkılarının paylaşıldığı, sabahları açıp aman “öff hiçbir şey yok dediğimiz” bir mecra iken, şimdilerde neredeyse gün boyu elimizden düşmeyen, gönlümüzden eksilmeyen, içimizi didikleyen bir sosyal medya aracı haline geldi. En çok eski arkadaşlarımı, gördüğüme seviniyorum, yenilerde var ama hiçbir şey eskisinin yerini tutmuyor.40 yaş üstü, sosyal medyayı sevmeyenler, lütfen yaşıma, merakıma ve birazcık bilmişliğime verin, yanlış anlamayın sakın!Sözüm sizden dışarı.:P
Birde bu işler tanıdıkla falan olacak şeyler. Hani sen kodamansan , üç beş aktivite falan birazda statün varsa , laykların layklayklıyor.Yıllarca kendini çilli ve çirkin sanmış ben olarak bu söylediklerimin totosundan sonuna kadar ittiriyorum.Hep kodamanlar , zengin çocukları , onun yanında gezmeyi iş edinip , güç olarak gören vasıfsız insanlara arkadaş olmaya çalıştım.En güzeli benim gibileri  ile yaşadıklarımdı ama salaktım ,sanırım böyle bir huyum vardı. Salaklıkları görmeyip salakça davrandığım için kendimi affettim bile! Artık, benim için karşımdakinin ne olduğu önemli değil.
Bak şimdi Gacet’ı yazmazsam ayıp olacak. Gacet, kendimi keşfetmem de önemli rol almış, sosyal medyayı sevmeyen, benim bazı salaklıklarımı bile zekice bulan uzaklardan bir tanıdık. Ondan bahsetmeseydim içim rahat etmeyecekti. Bu paragraf parantez içinde kesker alakadır. İçimden geldi.
Eğer sabredip sonuna kadar okuduysan, sakın beğenme, parmaklarını birazcık oynat ve yorum yap. Severim ben yazmayı ,bu yazıyı da; yazmayı sevdiğim için yazdım.Yorum yapanların ellerinden öper saygılarımı sunarım.