23 Ağustos 2014 Cumartesi

İtirazım Var

Dayımın oğlu Ahmet ile amcamın oğlu Mehmet, okul hayatları boyunca, okulun en güzel, en gözde, en bakımlı, en güzel vücutlu, en popüler kızlarıyla arkadaşlık ettiler. Geçici değil, aşk yaşadıklarını iddia ettiler. Ortaokulda, lisede ne aşk yaşanırsa? Ermeye çalışan erememiş , bu okul popülatiresi yüksek gençlerin , cilveleşmeleri de her nedense , popülatirelerini arttırırdı.
Yıllar yıllar geçti ve dayımın oğlu Ahmet, ailesinin uygun gördüğü, gayet sade tam ev hanımı olabilecek, çocuk bakıp, güzel yemekler pişirebilecek bir ev kızı ile, amcamın oğlu Mehmet ise, okul hayatında hiç popülaritesi olmamış, kendi halinde, aklı başında tabir edilen, annesinin babasının sözünden çıkmayı hiç düşünmemiş bir kızla evlendiler. Evlenmeden öncede evliliğin kutsallığından, bizim ailemize böyle kız uyarlığından gem vurdular.
Bir de bunun aman oğlum, erkek olsun, erkek gibi davransın diye milli olmak gibi saçma iki kelime ile para veren anneler. Oğlunun erkek olmamasından, elini kirletmemesinden korkan, kendi hemcinslerini sadece eğlence malzemesi olarak gören, kadınlar kısmı var.
Oğullarını ev geçindirecek, meslek sahibi olmalı, para kazanmalı, büyük adam olmalı, en büyüğü, en iyisi olmalı, arada yaptıkları gizli kaçamakları elini kiri olarak gören yine kendi hemcinslerim, kızlarına mevzu gelince hep bir namus bekçisi, rahat kızının tavırlarını bir terbiyesizlik olarak görürler. Onlar için kız evlatları; asla ve asla kirlenmemesi gereken bir beyaz sayfadır.
Her iki evlat içinde geçerli olması gereken hayat şartları, maalesef asla mümkün olmaz ve bu eşitsizlik içerisinde büyüyen evlatlarının artık başını bağlamaları gerektiğine karar verdiklerinden durumu eşitsizleştirmeye devam ederler ve adam edemedikleri oğullarını düşünmeden “ Adam olmuş, karısına baksın, yapsın.”  Diyerek kız evlatlarını başından atmanın, erkek evlatlarını ise işin içine girdikçe girmek isterler. Bir yerde namusları temizlenmiş olurken diğer yanda gösteriş peşindedirler.
Kısır döngü böyle oluşur işte.
Önce eşitsizlikle büyütürsün, birini içinden çıkaramazsın diğerinin bir an önce gitmesini istersin. En gözde yaptığın, taptığın için kendine yakışacak, olanı ararsın. Bulduğun da ise hep beklentilerin yüksektir. Kendini dağ tepesinde zanneden hizmet edilmek için dünyaya geldiğini zanneden birini bulursan kolay gelsin. Sende her şeyi ben bilirim, ben olmazsam olmaz, ben karar veririm dersen biricik hemcinsime kolay gelsin.
Benim bu karşı cins üzerinden , hemcinslerine zarar veren , kaprisli hemcinslerimin , çocuk yetiştirmelerine , gelin ezmelerine , kaynana sömürmelerine tek bir erkek yüzünden bir birlerine düşmelerine İTİRAZIM VAR!!!!!!!!!



20 Ağustos 2014 Çarşamba

Yanlızız



Yalnızız...İkimizin de sıcağı öksüz artık! Hayatı yaşanır kılmak adına,yalancı süslerle bezemeye çalışıyoruz zamanı...Yarınlara ikinci el mutluluklar ısmarlıyor,her yarını dün ettiğimizde koca bir hiçle uyanıyoruz...Olmadık insanlarla üç kuruşluk muhabbetlere oturuyor,tebessüm bile etmeyeceğimiz şeylere kahkaha atıyoruz...
Ama merhemimizin adı zaman... Tutkal kıvamında susuşları, yalnızlığın keskin tineriyle inceltip, kendi kendimize mırıldanmalara çevirdiğimizde,dudaklarımızdan dökülen yalnızca "Ne yaptım?"...
Ne yaptık biliyor musun? Belirsiz bir zamire sürüldük... Aşkın hiçbir eylemi, çekilmez bu zamirle...


1951 yılında demiş Peyami Safa , ne güzel demiş .Bugün 2014 , satırlarını anlayan , hisseden birileri var. Her zamanın anlatıcısı (yazıcısı) , dinleyicisi (okuyucusu) var. Neler geliyorsa geçmişten , gelecekte aynısı hep bir çöküş ve kaybediş hissiyatıyla nakşediliyor satırlara...Bir şeyleri kaybettiğimizi düşündükçe , yaşlanıyoruz.

19 Ağustos 2014 Salı

Signal White Now Gold Deneme Raporu


  
Sayın okuyucu ; az sonra okuyacağınız satırlar , az anı, bol yad , bol reklam ve korku dolu resimler barındırabilir.
Çocukluğumda, bizim evde diş fırçalamak sadece bir iş miş gibi yapılan bir durumdu. Babamın da dişlerini fırçaladığını hatırlarım. Ve rahmetli dedemin iki ön düşüyle  “En azından benim dişim. “ diyerek yıllarca diş yaptırmadığını, fırçaladığını da hatırlıyorum.
Evin salonundaki büyük aynanın karşısında dişlerimizi fırçalar hiç üşenmeden, lavaboda ağzımızı çalkalar ve temizlerdik. Aslında kendimi de katıyorum meseleye ama ben bu kadar titiz ve öz bakım becerisi gelişmiş bir çocuk ve ergen değildim. büyük erkek kardeşim bu konuda çok hassas ve düzenli olarak el yıkayan, aynanın karşısında saatlerce diş fırçalayan bir çocuk, ergen ve yetişkin oldu.
Bu bilinçaltıma işlemiş olduğundan mıdır bilmiyorum ama lavabo ve ayna karşısında, diş fırçalama eylemi hep sıkıcı, hep buhranlı olmuştur benim için. Ve kendi kendime sorduğum bir soru vardır.
Neden dişlerimizi lavaboda ayna karşısında fırçalamak zorundayız?
Kitap okurken, TV seyrederken ya da mekân olarak balkonda neden diş fırçalanmaz? Mecbur muyuz, ayna karşısında diş fırçalamaya? En son çalkalama ve tükürme işlemi için lavaboya gitsek olmaz mı? Balkon da sigara içilebiliyor, çekirdek çitleyebiliyor, yemek yiyebiliyor ve yatabiliyorsak dişte fırçalayabiliriz değil mi?
Aslında, bu fikrimden, iyi bir reklam filmi çıkabilir. Fikrimi kullanan diş macunu ve diş fırçası üreticileri; orta ikinci sınıfta nekroze olmuş dişimi tedavisini ve ters kapanan çenemin ortodonti masraflarını karşılamaları bu fikrimi almaları için yeterli.
Diş bakımı konusunda yeterince geride olan güzide ülkem eğer macun ve fırçadan hoşlanmıyorsa misvakta kullanabilir ama veriler ne yazik ki böyle olmadığını gösteriyor. http://www.tdb.org.tr/tdb/v2/solmenu_goster.php?yer_id=7&id=343 linkte ayrıntıları ile görebilirsiniz.
Asıl meselemiz kullandığımız ürünlerin anlatımı ve bu asıl meseleye dönmeliyim. Ürün kullanma ve deneme konusunda tercihi biz yapıyoruz. Yani niyet aman bedava diş macunu alayım, fırça alayım falan değil. Ne yalan söyleyeyim kutunun içinden çıkan 1 Adet Signal Ultra Reach Diş Fırçası  süper!  Kullandığım fırça farklı bir marka idi. bu fırça orta sert ve  acayip diş aralarını temizliyor. Ayrıca kutunun içerisinden çıkan gratis indirim kuponlarını iş arkadaşlarıma dağıttım. Aslında bu tip şeyleri ihtiyacı olanlara vermek, alabilmelerini kolaylaştırabilmek daha önemli. Birde numunelik olan diş macunları vardı onları ise çocuklara hediye ettim. Bu da “Ağaç yaşken eğilir.” olayıdır.
Daha önce kullandığımız Signal White Now isimli diş macununun, üst modeli olarak değerlendirdiğim bir macundu. Alt modelini sürekli değil de ara sıra acil ihtiyaçlarda kullanıyordum. Kahrolsun çok beyaz görünme isteği  ve hiçbir zaman mümkün olmayacak bu istek ben nine olup takma diş kullanana kadar devam edecek.

Sayın araştırmacı inceleyicisi; az sonra göreceğiniz deneme aşamasından ve kullanıcı anomalilileri için özür dilerim. nekroze olmuş diş ve ters kapanan çene ile çekilebilmiş Signal white gold deneme çekimleri göz zevkinizi bozabilir.

14 Ağustos 2014 Perşembe

DEPRESYON

Depresyonu anlatacağım.
Bir kutunun içine kapatılmış ruhu nasıl anlatacağım bilmiyorum. Beni ve yaşadığım ağır karanlığı elimden geldiğince başlangıcından itibaren anlatmaya çalışacağım.
Aslında varlığını kabullenmek zor olsa da hayatıma girdiğinde çok gençtim.
Sahilin taşlarında oturmuş bu hayatın yaşamamın bir anlamı olmayacağını düşünüyordum. hiçbir şey yolunda gitmiyor, gitmeyecek diye düşünüyordum. işyerinde mobing , evde uyumsuzluk ve erkek kardeşimin benden daha ağır geçirdiği bir depresyonu vardı.ne ona ne kendime hiçbir yararım olamıyordu ve yokluk , yetemezlik hissi kaplamıştı her yeri .
Bu hissettiklerimin hiçte normal olmadığını düşündüm. Aslında artık dayanamayacağımı düşündüğüm o yerde. Eve gittim kimseye gittiğimi söylemedim zaten soranda yoktu. Kendi içimde yaşamıştım varlığımın ve yokluğumun ne anlama geldiğini…
Doktor tedavisi, düşük dozda seratonin ile başladı.
Birçok yokluk ve varlık yaşandı. İş yerinde daha iyi çalışmaya, en azından mobinglerin daha az olduğunu hissetmeye başladım. Kendimi daha iyi hissediyordum. Dünya, dünyaydı işte nasıl olsa bir ömür öyle ya da böyle geçecekti.
Tedavi bittikten sonra, hamile kaldım. o dönemlerde depresyonu hatırlamıyorum. Hamileliğim bol uykulu, bol temizlikli, sigarasız, alkolsüz, işten eve evden işe bir modda geçti.
Doğumdan sonra hiç anlamadığım bir şekilde karanlık bulutlar yine üzerimde gezmeye başladı. Her kafadan bir ses çıkıyor, göğüslerim ağrıyor ve masum bir bakıma muhtacın bakıcısı olmuştum. Patlama noktası 3 gün sonra annem ve babamı görüp hüngür hüngür ağladığım gündü.
Taşımakta inanılmaz zorlandığım, kollarımın ağrısından uyuyamadığım geceler. Mutfağa gittiğimde arkamdan bebeğin gelip beni öldüreceği korkusu. ne yapacağını bilememe, beceriksizlik ve yetememe duygusunun beynime bu günlerde işlendiğini düşünüyordum. Bunun adına doğum sonrası depresyon diyorlarmış. Çok sonraları çocuğum 3 -4 yaşına geldiğinde hala çıkamamağımı öğrendim ve çok daha yüksek bir dozla tedaviye başladım.
Sanki her gün üstünüzde gri bulutlar var. en ufak hatanızda bile kendinizi beceriksiz ve salak ilan ediyorsunuz ama içinizde. Kronolojik olarak her düşünceniz geçmişe ve geçmişteki kötü anılara gidiyor. Siz farklı bir şeyler düşünmeye çalışsanız da, zihniniz aslında hiç hatırlayamacağınızı zannettiğiniz, bir günün aslında ne kadar kötü bir gün olduğunu hatırlatıyor. Size geçmişte söylenmiş bir sözün, kötü niyetle söylenmiş olabileceğini düşünüyorsunuz. İnsanların sizin hakkında ne dediği çok önemli hale geliyor. İnsanlarda gerçekten böyle dönemlerde inanılmaz yorumlar yapabiliyor. Beceriksizlik, yetersizlik, aidiyetsizlik… Her gün oturup yemek yediğiniz masa, yattığınız yatak anlamsız geliyor. Aslında size ait olan her şeyin size yabancılaştığını düşünüyorsunuz. Uyuyor uyudukça da uykusuz kalıyor ve uykunun işkencesini, normal hayatınızdan daha hafifi buluyorsunuz.
Aslında bütün yaşadıklarının sadece senin başına gelmediğini bilmek, insanların, olayları yaşayış biçimlerinin farklı olduğunu görmek, ne olursa olsun dimdik ayakta olmanın kendine daha çok güç vereceğine inanmak gerekiyor. İşte bunların hepsini o küçük mutluluk haplarını almadan yapamıyorsun.
Aslında bu yazı istediğim gibi olmadı. Yani anlatmak istediklerimi tam olarak anlatamadım. Depresyonda değilim ama karamsarlığın üstüme çöktüğü günlerde yaşıyorum.


12 Ağustos 2014 Salı

Başlangıç yolu

Hiçbir şeyi başkası tarafından yapılmaya alışmamışım. Cemo bunu duysa , “Bir bardak suyu benden istiyorsun.”diyecek! Bu söylediğim onun gibi bir şey değil. Şimdiye kadar istediklerim, hayallerim hep elimden alınmış. Sadece önüme gelen, gelmesi gereken hayatı yaşamışım. Evlilik, çalışma, doğurma… Hiç biri hayallerimden sonra değil, hayallerimde olmamış. Arkamı dayayabileceğim, beni ben olduğum için destek verecek kan bağlı bağsızlarım, üzülme deyip bir sıcak çorba hazırlayıp sen her şeyin üstünden gelirsin sabret deyip saçımı okşayacak arkadaş ve dostlarım olmamış.
İşim gücüm olmadan beni barındırabilecek, karnımı doyurabilecek, en önemlisi başım sıkıldığında rahatlıkla konuşabileceğim insanlar olmamış.
Ben, insanlar için sığınak olmuşum…
Hayat, kendi başına idame ettirebileceğin, kendi doğrularınla yanlışlarınla, gücünle ayakta kalabileceğin bir sığınak. Yalnızca kendine güvenerek adım atabilirsin. Bu sadece benim gibi insanlar için.
Kadınların içinde hep bir korku var. Bu korkularla büyüyoruz…
İyi bir evlat, iyi bir eş, iyi bir anne, iyi bir işçi, iyi bir arkadaş olamama, ya beğenilmezsem, sevilmezsem, iyi bir evlat yetiştiremezsem korkusu…
Korkuların sonu yok!
Kadınların korkusu çok!
Ben korkuyorum. Adım attığım yolda yürümeye, başarmaya, azim etmeye değil. Yanımda yürüyen insanların korkuları bunlar. Bir gün beni bırakırlarsa, yolumdan gittiğimde eksiklerim ve yanlışlarımla benimle olmazlarsa korkusu.
Sadece başarabileceğime inanan ve beni ne olursa olsun seven insanlarla olmak istiyorum. Yaşadığım fırtınada, güneş olan dostlarla ve kan bağlarımla, yalnız olmadığımı bilmek yetecek tek başıma başlayan bu yolculukta.

Asla onları unutmayacağım…  Yazdıklarıma dönüp baktığımda ya ağlayacağım yada her zamanki gibi güleceğim…

8 Ağustos 2014 Cuma

Eski sandık Yeni Kitap

Geniş omuzları, kocaman güçlü elleri vardı dedemin. Çakır gözlü, koca kafalı, koca burunluydu. O koca kafası ve burnu hiçte kötü durmazdı. Saçlarının siyah olduğunu hiç hatırlamıyorum. Gümüşler hep düşmüştü saçlarına. Kasketini kafasından hiç çıkarmazdı. Deri yeleğinin cebinde köstekli saati dururdu. Biz oynayınca hiç kızmadı. Kış geldiğinde köstekli saatini aba yeleğine koyardı. O güçlü heybetli kollarıyla, bahçedeki, karları kürür, yolları açardı. Hayvanları sular, sarkıtları, kırlangıç yuvalarına zarar vermeden temizlerdi. Bir gün bahçede testere ile odun kesiyordu. Hep yapacak iş bulurdu zaten… Bende geçtim karşısına, turuncu boyalı, birçok boyası dökülmüş testerenin bir ucundan ben itiyor, çekiyor, diğer ucunda dedem! Kollarım ağrıdı dayanamadım uzun tahta kes kes bitmiyordu. “Sabır, sabır bak bitince ne çok hoşuna gidecek .” dedi. Ben devam etmedim, bittiğinde koyunlara yem yeri hazırlamıştı. Ah bee dede ne gerek var, git yaptır marangoza dedim. “ Bunun gibi olmaz, bu benim elimin emeği …”dedi. Ne bilirdim ki elinin emeklerini bir gün yâd edeceğim. Bir gün diyeceğim emeği olsun, gönül konmasın yaptığıma. Bilsin yavrum yol yordamı, kopmasın toprağımdan… Nerden bilirdim dede? Senin emeğinin bizim için ne büyük varlık olduğunu…
Ben dedemi hatırladım.
Halı dokunan evimizi, ipleri boyayan ninemi, bana eski pencereden, halı tezgahı yapan dedemi hatırladım. Gitsin sevdiğine varsın dediğini. öksüzden yar olur, adam olur, baba olur dediğini. gözleri güzel yüreği güzel kızım, bahtında güzel olsun dediğini. Tarlada söğütlerden düdük yaptığını, ağaç dallarından, güdecek* yaptığı günleri hatırladım.
Ben dedemi özledim.
“Şalvar giy bu bizim töremiz.” dediği, gözlerime sürme çekmeme kızdığı, kocaman mavi kapılardan heybetiyle öksüre öksüre geldiği akşamları… Tütünü maşanın arasında kıydığı, ayrana ekmeyi katık edip yediği… Kuyunun içine lastik pabuçlarıyla girdiği, düşecek suya ben n’parım o zaman diye düşündüğüm günleri özledim.
Ah be dede
Keşke gördüğüm rüya gerçek olmayaydı keşke keşke.bu işler bitsin öleyim , bu acılar bitsin öleyim demeyeydin.Koymayaydın gözünü , gözümü  arkada…


Her okudum kitap bittiğinde, acaba yeni ne okusam, hangi kitabı okusam diye düşünürüm. Yine böyle düşünürken, bir türlü evime gelip börek açamadığım Medi ‘den bir buluşma teklifi aldım. Ne kadar eve gel diye ısrar ettimse de Medi dışarıda buluşmamızın daha iyi olacağını söyledi.
Zamanın nasıl geçtiğinin farkında bile olmadığımız, sohbetin tadına vardığımız, o gece Medi bu kitabı bana hediye etti. Daha önce hiç Yaşar Kemal okumamıştım. Kitabı okuduktan sonra neden daha önce okumadım diye hayıflandım.
Tek tek satırlar kazındı beynime. Geçmişini kabullenmiş, geleceğe işlemeye çalışan ben için gerçekten etkileyici satırlardı. Yaşar Kemal ‘in benzetmeleri nakış nakış dokunuyor insanın içine ve her satırında yaşamışlığın, yaşanmışlığın hayali canlanıyor gözünde.
İlla kitabın sayfa sayısı, yazarı yayın evi mi yazılmalı? İçerisindeki karakterler mi anlatılmalı? Satırlar bize; kapağını kapatıp, kaldırdığımız anı sandığından, yep yeni satırlar yazdıramaz mı?
Sanırım her okuduğum satır yeni bir satır olarak yeniden doğuyor parmaklarımda.yukarıdaki yazıda yeniden doğmuş ve canlanmış anıların yazısıdır.
Eh be Medi yine yazdırdın bana ve kapağı süslediğin satırlar inşallah gerçek olur. Yine çıkartırım o hatıra sandığında ve yine yazarım sana…

*güdecek; kuran kursuna giden öğrenciler için yapılan Kuran-ı Kerim  takip etmek için ağaç dalından yapılan yarım ay biçiminde saplı nesne.

7 Ağustos 2014 Perşembe

BOŞ YERE

Boş yere üzüyorum kendimi
Boş yere
Özlüyor
Arıyor
Bekliyor
İstiyor
Kıskanıyor
Korkuyorum

Bu hissettiklerim olmadan ben olamayacağımı, herkeste aynı duyguların olduğunu, yaşadığını ama ben gibi kendilerini hırpalamadığını biliyorum. İşte insan hiçbir zaman bildikleriyle yaşayamıyor. Bilmedikleri ise sadece kader…

6 Ağustos 2014 Çarşamba

MÂCIR (MUHÂCİR) BÖREĞİ

Uzun süredir blog da yemek tarifi vermiyordum. Ben yemek yapmıyorum demek olmuyor. Tam tersine o kadar hızlı yaşıyorum ki yani o kadar çok şey yapıyorum ve fotoğraflıyorum ama tarifleri vermek gelmiyor içimden. Bir anda kafamda beliren düşünceler ile yepyeni yazılar çıkıyor ortaya.
Okuyan, yapan ve merak eden Püskül birde klavyeye dökebilse çok güzel olacak. Olduğu kadar deyip kendi kendimi strese sokmayı inatla reddediyorum. Zaten bu yazma işi stresli değil, zevkli ama ne mümkün günlük rutin işlerimden ayrılabilmek. Başlanılmış satırları tariflerle süslemek.
Geceleri 3: 00 da geliyor bazen İlhami. İlhami dediysem ne kocam, nede başka biri, İlhami; İlhamın kadınlar için geleni. Çoğu zaman evdeki kâğıtlara karalama alıyor, kitap aralarına yazıyor, bazen telefona not ediyor bazen de gitsin diye uyumaya çalışıyorum uyuduğumda ise, ne o ne ben bir daha İlham’ı görmezsek İlhami de ortalıklarda olmuyor.
İlhami’nin başımı ağrıttığı , yazmaktan yorulduğum bir gün evde bayramdan önce kalmış ama bozulmamış – her ne hikmetse- ev yoğurdu ve yumurtaları ne yapsam diye düşündüm. Ne zamandır aklımda acaba yufka açabilir miyim? Sorusu balonun içinde şişip duruyordu. Hatta abartıp baklava bile olur yapayım yahu ya kadar şişirmiştim.
Yoğurt yumurta bol olunca, aklıma; Masmaviş gözlü ninemin, annem ile yastaçlarda – hamur açma tahtasının adı- hamurları açıp sofra bezlerinin üstüne serdikleri, ninemin; yoğurdu yağı bol olmalı deyip bol bol döktüğü sosları, yakılan fırından çıkan tepsilerin üst üste, büyükten küçüğe dizilip, her tepsinin ayrı ayır tadına baktığım günler geldi. İyi ki kocaman bahçeli, kalabalık aileli bir evde büyümüşüm. Eğer bir şehirde olsaydım farklı şeyler öğrenebilir, birçok güzelliği de kaçırabilirdim. Bütün çocuklar bir gün büyür, eninde sonunda kocaman insanlar olurlar ama çocukluklarını hiçbir zaman unutmazlar. Zihnin en kuytu köşesinde dahi yeni yaşanmışlıklarla ortaya çıkan, hatıraları, nineleri, dedeleri, komşuları, annelerin arkadaşları vardır. Bu sadece benim, bizim geçirdiğimiz çocukluk anıları için geçerli değil. Çocuklarımızın da bir gün bu günleri hatırlayacağını düşünüp ona göre davranır ve vakit geçirirsek daha güzel olur. Gerçi çocuklar mutlu olmayı bir şekilde yetişkinlere göre daha iyi beceriyorlar.
Ben bu yazıya başlamadan önce, aslında muhacır – macır – böreğinin nasıl bir geçmişten geldiğini yazacaktım. Satırlar beni göçmenlerin, sadece un ve su bulup kendilerince keşfettiklerini düşündüğüm bu böreği yazmamdan ziyade bambaşka yerlere götürdü. Daha öncede hazır yufkadan yaptığım, fotoğrafladığım macır böreğinin fotoğrafları kayboldu. Bu el ile açılmış güzelim macır böreğini tanıtmaya kısmetmiş. Galiba tarife geçmezsem, kendini çok hamarat bulan bir kadının, kendine yazdığı övgü dolu satırlara dönüşecek. En iyisi tarife geçelim.
Hamur için;
2,5 -3 su bardağı un
½  çay bardağı sıvı  yağ
Tuz
Su
Sos için ;
Yoğurt
Yumurta
Yağ
Tuz

Hamurun fotoğrafını çekmeyi unutmuşum. Kulak memesi kıvamında bir hamur elde etmelisin cümlesini hiç anlamam. Çok sert olmamalı, sert olduğunda açması da zor oluyor aklınızda bulunsun. Bu ölçüler ile 4 adet yufka çıktı. Aslında 6 ve 8 de çıkardı ama benim ilk denemem olduğu için, hamuru 4 e bölüp güzel açtım. Yumuşak hamur gerçekten kolay açılmasını sağlıyor. Bir yuvarlak top haline getirdiğiniz hamuru, üstüne oklava ile geçerek açıyorsunuz. Hamur büyüdükçe sol tarafındaki kenarından oklavaya sararak hamuru büyütüyorsunuz. Hamur açma nasıl tarif edilebilir ki bir dahaki sefere video çekmeliyim. Açtığım hamurları, serdiğim sofra bezlerinin üzerine tek tek serip üstlerini başka bir sofra bezi ile örttüm. İnanın bunu ne işe yaradığını bilmiyorum. Annemler böyle yapardı. Ama mantık yürütecek olursak kurumaması için olabilir.
Sonra yufkaları şekilde görüldüğü gibi, kıvırarak istediğiniz büyüklükte kesiyorsunuz. Hepsi eşit olur ve güzel dizilirse, görüntü bakımından süper olur. Yağlanmış tepsiye kestiğiniz hamurları diziyorsunuz. Burada dikkat etmeniz gereken nokta hamurları çok büzüştürüp sıkıştırmamanız çünkü aralarına sosu girmeli. Yağlanmış tepsiye dizdiğiniz hamurların üzerine sosunu döküp, 250o C de üstü altı kızarana dek pişiriyorsunuz.
Afiyetle, sevdiklerinizle güzel günlerde. Eğer mümkünse hamuru kendiniz açın, hem daha zevkli hem daha lezzetli oluyor.yufka ile de deneyebilirsiniz.Lütfen nineme dua edin .


2 Ağustos 2014 Cumartesi

Günün Püskül 'ü

Her doğumun, her çocukluğun, her gençliğin, her evliliğin, her yaşlılığın bir hikâyesi var. Yaşadığımız anın, geçmişte kalmasıyla yazılmaya başlıyor hikâyeler. Her yaşayan canlı kendi hikâyesini yaşıyor ve yazıyor. Bazısının hikâyesi, çok acıklı, bazısı zor, bazıları kolay, bazıları bildiğin gibi…
Benimde böyle bir hikâyem var. Bazen tuhaf, bazen zor, bazen eğlenceli buluyorum hikâyemi. Yazılmış yaşamışım ve yaşadığımı yazmaya çalışıyorum diyeyim siz anlayın.
Bu hikayenin başlangıcı , benim yaşıtlarımın üniversite sıralarını koklarken , gizli kaçamak sevgili görüşmeleri yapabilirken , benim çocuk büyütmeye , çalışmaya ve koltuk arkasına atılmış çoraplara anlam vermeye çalışmam ile alakalı. Bu yazıyı daha nice anlam verilmeye çalışılmış hikâyelerle doldurabilirim ama asıl mesele bu değil, ben o çoraplarını koltuk arkasına atan adama âşık olalı tam 12 yıl oldu.
Bu hikâyenin henüz nasıl biteceği belli değil. Ben 31 yaşını deviren, evli, çocuklu, kocalı, kaynanalı, işli güçlü bir kadın olarak, azıcık şansımın yaver gitmesi, azıcık inadım, azıcıkta cesaretim sayesinde 2014 yılında yeni bir yola adım atmaya hazırlanıyorum. Bu macera Cemo ’nun üniversite heyecanını yaşamak isteyip sınava başvurmasıyla başladı. Hadi bakalım bende deneyeyim dedim, 6 yıl önce denemiş, olmayan paramızı harcamak istememiştim. Bu kez de bazıları için devede bit, bazıları için hayat birikimi sayılabilecek parayı harcamayı göze aldım. Olsun be dedim olsun bir kerecik de istediğim olsun.
Ayrıntısı çok fazla ve bu fazla ayrıntıları önemsemiyorum. Bayram öncesi de bayramda da hep aynı ayrıntıları kafamda kurdum durdum zaten. Bu ayrıntılarla boğuşurken, insanların ne yapacaksın? Zaten eşek gibi çalışıp, eşek yüküyle kazandığın bir işin var. - yazar burada abarttığını hissediyor-  Okul arkadaşlarının içinde yaşlı, tonton teyze olacaksın. Daha ne kadar çalışacaksın ki? Yeni bir yola giriyorsun, ne olacağı belli değil ki! Kendini kanıtlamaya çalışacaksın uzun süre. Bak 2. Çocuğun yok, yavrun tek mi büyüyecek?  İyi hadi hayırlı olsun. Aferin sana, yürü be Semra, sesine bile yansımış özgüvenin diyenler oldu.
Bu konuda gerçekten hiç tevazu göstermeyeceğim. Ben işimle ilgili iki üniversite okumuş, baltaya sap olamamış, baltanın ucu da sapı da elinde olan biriyim. Zoru başarmadım. Başarabilmek için sadece cesaret ettim. İnsanlar bu cesaretimin içine korku yorumları ve analizleri yapınca canım sıkılıyor. Ağlayanları susturmaya çalışmak, teselli etmeye çalışmak gibi sevinçleri ve mutlulukları da sorguluyor, ince eleyip sık dokuyoruz.
Biraz büyük lokmalı laflar etmiş, ediyor, edecek olabilirim. Bu yola çıktım, içimde korkularım yok ama karamsarlıklarım var. Yani diplomayı alıp devam etmeyebilirim,  diplomayı asarım duvara, güzel yemekler yaparım kocama ya da doğururum 3-5 tane kime ne? Benim bileceğim iş. Kardeşim ben senin yakana yapışıp parada istemiyorum, işte istemiyorum. Sadece beni takdir et, tebrik et, aferin de birazda pohpohlasan ben jet yakıtı almış gibi olurum. Yani diyeceğim o ki durumumun, zevki sefasını sürmeme izin ver. Kafamı karıştırma! Ben zaten karışığım, birde sen çay kaşığı gibi karıştırma!
Ne diyeyim Allah bana, french ojeli, mini elbiseli, portföy çantalı, çakma Adidas bavullu genç kız özgüveni, arabada son sez müzik dinleyen genç enerjisi versin. Yolum uzun, mevzuu çok derin. Tebrik edip, kutlayan ve güzel sözler söyleyen tüm dostlara selam olsun.